İzler
LOTUSYA’da Okurlara Katılın
Kitapları favorilerinize eklemek, yorum yapmak ve yazarları takip etmek için üye olun.
Sare, hastanenin koridorunda annesinin yanında sessizce yürüyordu. Adımlarını yere hafifçe basıyor sanki her an kaybolabilirmiş gibi hissediyordu. Annesi, kolunu tutmuş, onu yönlendirirken zaman zaman başını çevirip ona endişeli bakışlar atıyordu. Sare, annesinin yüzündeki derin çizgilere ve gözlerindeki tedirginliğe alışıktı. Son zamanlarda bu bakışları daha sık yakalıyordu. Uzun koridorun sonunda, parlak beyaz kapının üzerindeki tabelada "Psikiyatri Polikliniği" yazıyordu.
İçini çekerek başını eğdi. Yine aynı döngünün içindeydi. Tartıya çıkacak, doktor onu inceleyecek, annesi endişeyle sorular soracak ve sonunda herkesin gözleri ona dönecekti. Kapıyı çaldıklarında içeriden tanıdık bir ses duyuldu.
"Girin."
Doktor Nazlı, her zamanki gibi sakin ve kendinden emin bir ifadeyle sandalyesinde oturuyordu. Onları görünce hafifçe gülümsedi ama bu gülümsemenin ardında bir şeyler gizliydi. Sare, doktorun gözlerinin içindeki o dikkatli bakışı tanıyordu. Kontroller sırasında her zaman vücudunu değil gözlerindeki ve yüzündeki değişimi inceliyordu.
"Hoş geldiniz. Sare, nasılsın?" diye sordu Nazlı, elindeki dosyayı açarken.
“Buyurun, oturun lütfen.” diye ekledi.
Sare omuzlarını hafifçe silkti. Kendisine gösterilen koltuğa otururken: "İyiyim." diye mırıldandı ama sesi fazla inandırıcı çıkmamıştı.
Doktor Nazlı, onun bu tavrına alışkındı. Yavaşça başını sallayarak masasından kalktı ve tartının bulunduğu köşeye yöneldi. "Önce kilomuza bakalım, olur mu?" dedi, nazik ama net bir ses tonuyla.
Sare isteksizce ayağa kalktı, yavaş adımlarla tartıya doğru ilerledi. Her seferinde bu anı yaşamaktan nefret ediyordu. Sanki bütün hayatı, o dijital ekranda beliren rakamlara bağlıymış gibi hissediyordu. Tartıya çıktığında Nazlı cihazın ekranına dikkatlice baktı.
İçini çekerek Sare'ye döndü. "İki kilo vermişsin." dedi. Sesi yumuşaktı ama içinde bir ciddiyet vardı. Sare'nin midesi kasıldı. Annesinin hemen yanında, derin bir nefes aldığını duydu.
"Doktor Hanım, bu normal mi?" diye sordu annesi, sesi titriyordu.
Nazlı bir an duraksadı ardından Sare'ye döndü. "Sare, sana açık konuşacağım. Bedenin zayıf düşüyor ve şu an sağlığın risk altında. Seni bu şekilde eve göndermek istemiyorum. Yatış yapmamız gerekecek. Direkt hastanemize değil de hastanemizin ruh ve sinir hastalıkları binasına yapacağız yatışını. Ben de zaten daha çok oradayım."
Sare'nin içi buz kesti. Ellerini yumruk yaparak kucağında sıktı. Sanki bir an için zaman durmuştu. Bu kelimeleri
duymaktan korkuyordu ama bir yanıyla da kaçınılmaz olduğunu biliyordu.
"Hayır." diye fısıldadı. Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki odadaki kimse tam olarak duyduğuna emin olamamıştı.
Nazlı ona dikkatlice baktı. "Biliyorum, bu kolay değil. Ama yalnız olmadığını unutma. Sana yardımcı olmak için buradayız."
Sare, gözlerini yere dikti. Bu hastane, bu insanlar, bu odalar… Hepsi üzerine kapanan duvarlar gibiydi. Annesinin çaresiz bakışları altında boğazına bir yumru oturdu.
"Ne kadar?" diye sordu sonunda.
"Durumunu stabilize edene kadar. Birkaç hafta." dedi Nazlı, kesin bir ifadeyle.
Birkaç hafta... Sare için bir ömür kadar uzun geliyordu. Ama içten içe direnmenin faydasız olduğunu da biliyordu. Yutkunarak başını salladı. "Tamam." diye fısıldadı.
Annesi, elini Sare'nin omzuna koyarak hafifçe sıktı. Yüzünde hem üzüntü hem de bir nebze de olsa rahatlama vardı. Nazlı başını onaylar şekilde salladı. "Eşyalarını hazırlayalım o zaman. Bugün hastanemizin ruh ve sinir hastalıkları binasında kalıyorsun."
Sare, boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. İçinde yükselen korkuyla beraber hastanenin duvarları sanki daha da daralmıştı. Ama kaçış yoktu. Hastane binasından çıktıklarında Doktor Nazlı’nın verdiği kâğıdı sekretere göstererek nereye gitmeleri gerektiğini sordular. Sekreter kısa bir telefon görüşmesinin ardından:
“Hastanenin nakil aracı götürecek sizi. Beş on dakika sonra acil kapısında hazır olurlar. Orada bekleyin.” dedi.
Sare ve annesi acil kapısına doğru ilerlemeye başladılar. Sare ağlamamak için direniyor, içindeki isyanı bastırıyordu. Acil kapısının önünde kısa bir bekleyişin ardından araç geldi. Araçtaki görevli yalnızca Sare’yi araca alabileceğini, annesinin daha sonra Sare’ye ait eşyaları buradaki binaya getirebileceğini ve ek binanın uzak olduğunu söyledi. Annesinin gözünde biriken ve yanaklarına inmekte direnen yaşları görünce Sare annesine sıkıca sarıldı. Kendini annesi için güçlü olmak zorunda hissediyordu.
“Anneciğim, korkma. Döneceğim ben. Rahat tut gönlünü, iyiyim.” dedi kürdanı andıran kollarını annesinden ayırarak. Daha sonra araca bindi ve annesine gülümseyerek el salladı.
Ek binaya yaklaşık yarım saat içerisinde varmışlardı. Bina ıssız denilebilecek bir yerdeydi ve oldukça eskiydi. Sare’nin aklındaysa tek bir şey vardı: Neden burada olduğu…
Eski binanın bahçesine adım attıklarında binadaki huzursuzluğu sadece Sare değil onu getiren sağlık çalışanları da hissetmişti. İşlerini hemen bitirmek için hızlı adımlarla binaya girdiler. Bir hemşire bulup Sare’nin dosyasını uzattılar ve ortadan hemen kayboldular.
Hemşire, Sare'nin dosyasını kapattıktan sonra ona dönerek yumuşak bir sesle, "Seni bekleme odasına götüreceğim, orada biraz dinlenebilirsin." dedi.
Sare, başını hafifçe sallayarak ayağa kalktı. İçinde hâlâ ağır bir huzursuzluk vardı ama direnmenin faydası yoktu.
Koridorda ilerlerken etrafına göz gezdirdi. Hastanenin havası her zamanki gibi soğuk ve kasvetliydi. Uzun beyaz duvarlar, koridorun sonunda ışığı yutan karanlık köşeler... İçini sıkıyordu. Hemşirenin peşinden giderken karşıdan gelen birini fark etti.
Genç bir adam; ellerini ceplerine sokmuş, hafif kambur durarak yürüyordu. Henüz tanışmamış olsalar da bu kişi Kerem’di. Hastanede son zamanlarda bir şeylerin peşine düşmüştü. Üstelik babası da burada çalışıyordu. Gözleri dalgındı ama Sare'nin ona baktığını fark edince başını kaldırdı. Göz göze geldiler. O an Sare'nin içinde garip bir his belirdi. Tanımadığı biri olmasına rağmen onun hakkında bir şeyleri tahmin edebiliyormuş gibi hissediyordu. O da burada, tıpkı onun gibi bir şeylerden kaçıyor ya da bir şeylerle yüzleşmeye zorlanıyordu.
Genç adam; bir an daha gözlerini Sare’nin üzerinde tuttu sonra başını hafifçe eğerek yoluna devam etti. Sare, içinden bu anın ne anlama geldiğini sorgularken hemşire onu bekleme odasına yönlendirdi.
"Biraz burada oturabilirsin, odan hazırlanıyor." dedi hemşire.
Sare, iç çekerek başını salladı ve içeri girdi.
Bekleme odasında iki genç kız oturuyordu. Biri, uzun koyu kahverengi saçlarını omzunun üzerinden geriye atmış, duvarın köşesine yaslanmış hâldeydi. Gözleri biraz yorgun ama dikkatliydi. Yanındaki kız ise daha sert bir ifadeye sahipti. Kollarını göğsünde bağlamış, duvarı izliyordu.
Sare, içeri girer girmez onları fark etti ama konuşmaya cesaret edemedi. Ne yapacağını bilemez hâlde kapının yanında durdu. Uzun saçlı olan kız gözlerini ona çevirdi ve hafifçe başını eğerek:
"Selam." dedi.
Sare, nazikçe başını salladı. "Merhaba."
Diğer kız, soğuk bir tavırla hafifçe gözlerini devirdi ama hiçbir şey söylemedi. Sare, onun konuşmaya niyeti olmadığını fark edince sessizce bir koltuğa oturdu.
Bir süre kimse konuşmadı. Odayı sadece dışarıdan gelen ayak sesleri ve ara sıra duyulan doktor sesleri dolduruyordu. Sare, buranın havasına alışmaya çalışırken hemşire geri geldi.
"Odan hazır. Seni götürelim."
Sare ayağa kalkarken az önce selam veren kız da yerinden doğruldu. "Ben Asude bu arada." dedi. "Burada yeni misin?"
Sare başını salladı. "Evet."
Asude gülümseyerek elini uzattı. Sare, bu samimiyete şaşırsa da elini sıktı. Sonra hemşireyle birlikte odasına doğru ilerledi. Arkada kalan diğer kızın soğuk enerjisini hâlâ hissedebiliyordu.
Sare, hastane odasına adım attığında içini garip bir boşluk hissi kapladı. Oda oldukça sade döşenmişti; bir yatak, küçük bir dolap ve duvarda asılı solgun bir tablo...
Hemşire, odanın kapısını hafifçe çekerek çıkarken Sare yatağın kenarına oturdu. Üzerine çöken yorgunluk ağırdı ama burada ne kadar kalacağını bilmemek daha da yorucuydu. O an kapı aralandı ve Asude içeri girdi.
"Nasıl, rahat mı bari?" diye sordu, Sare'nin yatağa alışmaya çalıştığını fark ederek.
Sare hafifçe omuz silkti. "Pek sayılmaz ama idare eder."
Asude başını sallayarak odada dolanmaya başladı. "İlk günler hep böyle garip geliyor. Sonra alışıyorsun gibi oluyor ama... Burası çok değişik bir yer."
Sare, onun sözlerinin altında yatan anlamı merak etti ama sormadı. Asude, ona destek olmak istermiş gibi dolabı açarak birkaç rafı kontrol etti. "Buraya bir şeyler koymak istersen yer var."
"Teşekkür ederim." dedi Sare, hafif bir tebessümle. En azından bu kızın sıcak tavrı, içinde biraz rahatlama hissi yaratmıştı.
Tam o sırada kapı tekrar açıldı ve hemşire içeri girdi.
"Yemek saati geldi. Herkes yemekhaneye inmek zorunda."
Asude, Sare'ye dönerek gülümseyip: "Gel, birlikte gidelim." dedi.
Sare başını sallayarak ayağa kalktı. Koridordan geçerken Nilperi'nin odasının kapısının aralık olduğunu fark etti. Kız içeride, yatağın ucunda oturuyordu. Duruşu sertti, bakışları dalgındı. Sare, onun neden bu kadar soğuk olduğunu merak etti ama bunu dile getirmedi.
Yemekhaneye indiklerinde birkaç kişi çoktan yerlerine geçmişti. Sare, Asude'nin yanında bir sandalyeye oturdu. Tam yemeğe başlamışlardı ki Nilperi de kapıdan içeri girdi. Yemeğini aldıktan sonra Sare ve Asude’nin yanına oturdu. Çorbasından bir kaşık aldıktan sonra aniden başını kaldırıp Sare’ye baktı.
"Sen neden yatış aldın?" diye sordu. Sesi ne alaycıydı ne de yumuşak.
Sare, elindeki çatalı yavaşça bırakıp bir an duraksadı. İçini çekti. Nilperi'nin sorgulayan gözlerinden kaçamayacağını biliyordu. "Çok fazla kilo verdim." dedi sonunda. "Doktorum daha fazla zayıflamamam gerektiğini söyledi. O yüzden buradayım."
Nilperi, başını hafifçe eğerek ona baktı. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra omuz silkerek yemeğine devam etti. "Demek öyle" dedi sadece.
Sare, onun tavrını tam olarak anlayamamıştı ama şu an bunu sorgulamak istemedi. Önündeki yemeğe dönüp ilk lokmasını alırken hastanede geçireceği günlerin nasıl olacağını düşünmeden edemedi.
Yemekten sonra Sare, ağır adımlarla lavaboya yöneldi. Koridorun loş ışıkları altında ilerlerken derin bir nefes aldı. Bu hastanenin havası bile farklıydı; soğuk, ağır ve içinde bir tür sessizlik saklıydı.
Lavabonun olduğu köşeye yaklaştığında birkaç adım ötede iki adamın alçak sesle konuştuğunu fark etti.
Hemen duraksadı. Sercan ve Devran... Daha önce onları sadece uzaktan görmüştü ama şimdi seslerindeki gerginlik, Sare’yi daha da tetikte hissettirdi.
"Hiçbir şey düşündüğümüz gibi gitmiyor." dedi Sercan. Sesi tıslar gibi çıkıyordu.
"O adam hâlâ peşimizde ve biz hâlâ burada oyalanıyoruz."
"Biliyorum." diye karşılık verdi Devran. Sesi daha sakin ama bir o kadar da sertti. "Ama elimizde başka ne var? Planı değiştiremeyiz."
"Kerem işimizi bozuyor." diye homurdandı Sercan. "Bir şeyler yapmalıyız. Yoksa bu iş bizim için kötü bitecek."
Sare, kalbinin hızlandığını hissetti. Bahsettikleri şey neydi? “Kerem” dedikleri kimdi? Konuşmalarında bir tehdit vardı ama tam olarak neyi kastettiklerini anlayamıyordu. Daha fazlasını duymak için biraz daha yaklaştı.
"O kızın burada olması da işimizi zorlaştıracak." dedi Devran. "Daha fazla dikkat çekmeden hareket etmeliyiz."
Sare’nin nefesi boğazına düğümlendi. Burada duymaması gereken bir şeyi duyduğunun farkındaydı. Onların kimden bahsettiğini bilmiyordu ama içgüdüleri bunun iyi bir şey olmadığını söylüyordu. Adımlarını sessizce geri çekti, nefesini tutarak koridorun gölgelerine karıştı.
Onların dikkatini çekmemek için hızlı ama sessiz adımlarla odasına döndü. Kapıyı kapatıp sırtını kapıya yasladığında vücudu hafifçe titriyordu. Bu konuşmayı birine anlatmalı mıydı?
Hayır.
Şimdilik duyduklarını kendine saklaması daha iyiydi. Eğer yanlış bir şey yaparsa dikkatleri üzerine çekebilirdi ve bu hiç de iyi bir fikir gibi görünmüyordu.
Yatağına oturdu, derin bir nefes aldı ve odanın kasvetli sessizliğinde düşüncelerine gömüldü.