1. Bölüm

Geçmişin Emaresinde

◉ 5 okunma · · ♧ 0 yorum · ≡ 2.518 kelime · ◷ ~13 dk okuma

LOTUSYA’da Okurlara Katılın

Kitapları favorilerinize eklemek, yorum yapmak ve yazarları takip etmek için üye olun.

Okuma ilerlemesi0%

Kulağıma ilişen dalgaların kıyıya çarpma sesi ve rüzgârın gürültülü uğultusu, aklımap kalbimin her saniye dur durak bilmeden gürültülü bir şekilde atışını ve zihnimdeki hiç susmayan o seslerin bir uğultu edasıyla beni bir saniye olsun yalnız bırakmayışını getiriyordu. 

Yağmak üzere olan yağmurun habercisi heybetli kara dumanlara benzeyen bulutlar, dolan gözlerimi ve ardından hunharca tenime adeta bir ateş damlası gibi düşüp daha sonra da yakarak kavuran yaşlarımı anımsatırken artık onun dahi olmayışı ve duygularımı rahat bir şekilde dilimle dahi telaffuz edemeyişim kalbimi binlerce kırık cam parçasına dönüştürüyordu.

 Ellerim de kalan hatıralara baktığımda dahi ısınmayan yüreğim soğuk kış geceleri gibi buz tutmuştu. Kendimi derin bir okyanusun içerisinde, karanlığa gömülmüş ve ebedi uykuya dek yalnızlığa mahsur edilmiş bir balık gibi hissediyordum. Aldığım her nefes de çok daha fazla boğuluyorum.

 Yeni bir şey olmasa bile her gece tazelenen acısı ve daha da artarak, uzun zamandır almadığım kokuların burnuma dolmasıyla yanan yüreğim ve kanayan kalbim bana bu diyar da sanki tek başımaymışım gibi hissettiriyordu.

Keşke olan her şeyi, geçen on üç yılı da benim güncemden baştan yazma şansım olsaydı. Bir yazar olabilseydim ve hayatımın romanını baştan şekillendirebilseydim.

Hayat bir romandan ibaretken bu romanın yazarının biz olamayışımız en büyük yıkım sebebimiz olabilir.

Limana yüksek seslerle yaklaşan gemilerden gelen bağrış sesleri arasında seçebildiğim tek bir cümle vardı “Saat Üç Yönüne ilerle, en güvenli yol orası!” oysa benim içinse hiçbir yol güvenli değildi...

Gecenin karanlığında hapsolmuş bir buhrana girmek için yaşadığın şeyleri sindirememek veya çok sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması ve kokusuna sonsuza dek hasret kalmak yeterli bir sebep olmalıydı ki başka bir sebebe ihtiyaç duymadan kendimi o buhranın içerisinde bulmuş ve bir daha çıkamamıştım.

Artık ne özgürdüm ne de masum...

Yaşadığım sayısız hüsranın ardından gelmeyişini kabullenmiştim, ona yazdığım mektupların içerisine bıraktığım güller kuruduğunda bir daha gelmeyeceğini anlamıştım.

Bundan on üç yıl önce kalbimin derinlerine inen bir sızı vardı ve hâlâ etkisini göstermekteydi, ben o şehri terk edeli çok olmuştu fakat o şehir ve o şehrin bende bıraktığı yaraların emareleri hem bedenimde hem de ruhumda var olmayı bir an olsun bırakmamıştı.

Kalbimin tam ortasına saplanan bir bıçak vardı ve o bıçağı oradan çıkarmak asla mümkün değildi...

Elimi yan tarafımda kalan cam sehpaya uzattığımda üzerindeki ince kadeh elime çarptı, onu kavramak amacıyla sıkıca elimle sardım. Bir yudum almak için ağzıma yaklaştırdığım da zaten camdan olduğu için keskin olan kadehin cam yüzeyi soğukla buluşunca en keskin bıçakları andırırcasına keskinleşmişti.

Şarabımı yudumlarken dudağımın kenarındaki kesilen yerden ağzıma sızan bir iki damla kanın metalik tadı ile yüzümü buruşturdum.

Şarap bardağını tahminimden biraz daha sert bırakmış olacaktım ki cam sehpa binlerce parçaya ayrılmış, avcumun arasındaki kadeh adeta camdan küllere dönüşmüştü.

Tanıdık gelen bu görüntü bana kalbimin derinliklerinde sızlayan o parçayı hatırlattı ve yavaşça tenimde süzülen yaşların sayısı daha da arttı, ağladığımın farkındalığına yeni yeni varıyordum. 

Babamın ani ölümünün ardından girdiğim bu buhrandan on üç yılı aşkın bir süredir çıkamamıştım, geceleri içimde kıyametler koparken her gün doğumunda içimde beliren fidanların filizlenmesiyle gündelik hayatıma geri dönüyordum.

Yavaş yavaş bulutların arasından kendini belli etmeye başlayan turuncu güneşle gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı, az önce yaşadığım olayların her biri gün doğumundan önce gecenin en karanlık zamanında yaşanmışken şimdi gün doğumuna yani sorunların kısa zamanlı dahi olsa son bulduğu o zaman dilimine gelmiştik.

Yerdeki cam parçacıklarında takılı kalmış olan gözlerim görkemiyle karşımdaki denize yansıyan tenimde hafif yakıcı bir his oluşturan güneşe kaydığında ağlayışlarım zamanla azaldı, yarım kalan sigaramın izmariti üzerine düştüğü elbisemin kumaşında derin bir delik açmıştı.

Zihnimin derinlerindeki yoğun tozlu raflara gizlediğim o görüntü birden gözümde canlanı verdi...

 ***

Bundan 13 yıl önce...

Evlerindeki yoğun kargaşadan ötürü kimse onu görmüyor, kimse onunla ilgilenmiyordu. Kendini her ne kadar yalnız hissetse de kalbinin derinliklerinde asla yalnız olmadığını biliyordu.

Birkaç saat sonra önemli bir iş seyahatinden dönecek olan babası için ev halkı hazırlıklara başlamıştı, babasının en sevdiği yemekler ve tatlılar hazırlanarak onun geleceği saate kadar hazır olması amacıyla büyük bir koşuşturma vardı.

Annesi Valeria’nın normalde yemek yaparken söylediği şarkılar kendisini sakinleştiriyor ve anlık gelen panik ataklarına iyi geliyordu lakin bugün şarkı söylemeyi bırak annesinin onunla konuşamayacak kadar yoğun olduğunu, beyaz teninin sıcak hava ve koşturma esnasındaki terlemesinden ötürü kırmızıya dönüşünden ve aynı kendisininki gibi olan gecenin en karanlık tonlarına sahip olan saçlarının terden bedenine yapışmasından anlıyordu. 

Kapı çaldığında en sevdiği oyun arkadaşının geldiğini bilerek kapıya doğru koşmuştu, arkasından yavaş koşmasını tembihleyen dedesinin nasihat dolu sözlerini duymazdan gelerek büyük çelik kapıya yanaştı, kapıyı açmayı deneyişinde her zamanki gibi başarısız olmuştu.

“Şeykan bekle açacağım kapıyı, şakın gitme tamam mı!” on yaşındaki küçük kızın sesini duyduğunda Serkan’ın yüzündeki sıkıntılı ifade derin ve manidar bir gülümsemeye dönüşmüştü, adını henüz diyemese de demek için elinden gelen her şeyi yapan kızın güçlü çabası onu her geçen gün kendisine hayran ederken arkadan duyduğu ses bu gülümsemeyi silmemiş ama hüzünlü bir hale getirmişti.

“Kızım, bekle dur geldim ben açarım.” dedi ve üzerindekileri ve saçını eliyle düzenleyerek, saçını hızlı ve pratik bir yolla toplayarak kapya yanaştı. Kapı deliğinden dışarıya baktığında onun da yüzündeki gülümseme hüzün parçacıklarıyla kırılmıştı. Kapı açıldığında, küçük kız amcasının bacağına yapışmış, tırmanmaya çalışıyordu.

O sırada Serkan'ın elindeki çiçekleri fark etmiş olmalıydı. Gözleri bir anda o renklere kaydı, merakla başını kaldırdı.

"Şeykan, bana çiçek mi aldın?" diye sordu sevinçle.

Ama Serkan onu duymamıştı. Sarı harelerle çevrili gözleri, Valeria'nın gök mavisi bakışlarında kilitlenmişti. O gözlerde hüzün vardı; geçmişin yankısı, kırık bir şarkı gibi. Kalbinin en derininden gelen bir sızı yükseldi. Onun bu hâli... Kalbine zarardı.

 Küçük kız, amcasınınkiyle aynı tonda sarı harelere sahipti. Başını kaldırıp Serkan'a küskünce bakarak dizine vurdu.

 "Şeykan! Çiçekleri bana mı aldın, dedim!"

 Bu kez duymuştu. Tek koluyla kavrayıp onu kucağına aldı, kulağına doğru eğilerek fısıldadı:

"Hem sana hem de annene aldım, fıstık. Sonra üzülür ağlar 'gariban' diye, ona da aldım. Ama unutma, bu çiçeklerin de gönlümün de asıl sahibi sensin."

 Ufak kıza yanaklarına sulu bir öpücük kondurduğunda, küçük kız yüzünü buruşturdu, ardından yanağını sildi ve yeni çıkmaya başlayan kirli sakallarının olduğu bölgeye sertçe bir tokat attı.

"Ya Şeykan! Sakalların battı! İndir beni ya!"

Serkan kahkaha atarak öbür yanağına da bir öpücük kondurdu. "Öpersen indiririm!" dedi.

Kucağındaki minik kız, kaşlarını çatsa da gözlerinde yaramaz bir ışıltı parladı. Aklına bir şey gelmişti. Muzipçe gülümsedi, amcasına döndü:

"Şeykan, bak ne var orada!"

Meraklıymış gibi gözlerini belertti. Serkan oyunu yemese de dediğini yaptı, arkasına döndüğü anda yanağında minik bir öpücük hissetti. Küçük kızın sarı harelerindeki ateş içindeki buzulları eritmişti belki ama... O buzulları oluşturan gök mavisi gözler, hâlâ onu tek bakışta dondurabilecek kadar kararlı ve uzak bakıyordu.

 Serkan, minik kızı yere bıraktı. Birazdan yanına geleceğini söyleyerek onu dedesinin yanına yolladı. Kapının girişinde Valeria ile baş başa kaldıklarında, dışarıyı işaret etti. Kadın bakışlarıyla itiraz etmeye yeltendi ama Serkan buna aldırmayarak adımlarını dışarıya çevirdi.

 "Bekle!" diye seslendi Valeria ardından.

Genç kadının sesi, Serkan'ın kulaklarında yankılandı. Gülümsemesini gizlemeyerek içinden "Her zaman," diye geçirdi. Yalnızca kısa bir onay sesiyle yanıt verdi ve yürümeye devam etti.

Valeria, kızının yanına döndü. Dedesine ve büyükannesine biraz dışarı çıkması gerektiğini, oğulları için hazırladığı yemekte eksik birkaç malzeme olduğunu söyledi. İkisi de pek sıcak karşılamasa da yüzüne karşı bir şey demediler. "Elbette, kızım," dediler.

Odasında boy aynasının karşısına geçtiğinde, kendine bir süre baktı. Ay gibi solgun teni, geceyi andıran simsiyah saçları, yorgunluktan bakımsız bir şekilde tepede toplanmıştı. Aynadaki kadın, son zamanlarda kaybolmuştu sanki. O artık şarkı söylemeyen, gülümsemeyen, kendi içine kapanmış bir kadındı.

Gök mavisi gözleri, aynada kendine bakarken bile başkasına ait gibiydi. Harelerine biraz fazla bakan biri, kendini evrenin soğuk sonsuzluğunda bulabilirdi.

Üzerindeki kahve lekeli ve yemek artıkları gibi kokan eski tişörtünü çıkardı, beyaz bir tişört giydi. Üzerine lacivert sabahlığını geçirdi. Altında hâlâ salaş, lacivert pijaması vardı.

Önemsemedi.

Odadan çıkarken kızının gözleriyle buluştu. Kapının eşiğinde duran o küçük beden, belirsiz bir korkunun gölgesindeydi. Valeria, kızına sıkıca sarıldı, yanağına bir buse kondurdu. Dizini kırarak onunla aynı seviyeye indi.

"Nereye gidiyorsun?" diye sordu kız.

Valeria yalan söylemek istemedi. İçinden geçenleri anlatmak, hislerini açıkça ifade etmek istiyordu ama yapamadı.

Kızına yalan söylemekten nefret ediyordu ama en büyük yalanları hep ona söylüyordu.

Tam konuşacakken, Serkan arkasında belirdi. Kızın omzuna elini koyarak dikkatini çekti, sonra da kucağına aldı. Küçük kızı havaya kaldırıp güldürdü, ardından yere indirdi. Eğilerek başını okşadı, yanağından bir makas aldı ve kulağına eğildi:

 "Annen ve senin için ayrı ayrı sürprizlerim var, fıstığım. Önce anneni yanımda götürüp ona hazırladığım sürprizi vereceğim. Babaannenle dedenin bir şey dememesi için senin burada kalman lazım. Annenin mutlu olmasını istemez misin?"

 Minik kızın somurtkan yüzünde çiçek açar gibi bir gülümseme belirdi.

Babası evdeyken annesinin asla gülmediğini biliyordu. Serkan geldiğinde annesi yeniden şarkı söylüyor, mutfaktan neşe taşıyordu.

Amcasının kulağına eğildi.

"Babam buradayken annem hiç mutlu değil, Şeykan... Onu gerçekten mutlu edecek misin?"

Bu sözler Serkan'ın kalbine ok gibi saplandı. Kızı daha sıkı sararak fısıldadı:

"Merak etme, Ayda... Anneni ve seni her zaman çok mutlu edeceğim."

Bu sözlerin ardından minik Ayda, içeriye doğru hafif adımlarla ilerledi. Babaannesiyle dedesinin oturduğu koltuğa tırmanırken bir çiçeğin güneşe yönelmesi gibi huzurla onların tam ortasına yerleşti. Küçük elleriyle battaniyeyi düzeltip kendine bir yuva kurarcasına sokuldu. Televizyonda oynayan çizgi filme dikkatle bakarken, dış dünyadan habersizce çocukça bir mutluluğa kapılmıştı.

Serkan ise ardında kalan kadına dönüp, yıllar sonra onu yeniden tanımanın şaşkınlığıyla gözlerini kaçırmadan bakıyordu. Onun, minik kızın anlattıklarıyla şekillenen o kadın olduğunu fark etmişti. İçinde bir şeyler kıpırdamıştı; geçmişin küllerinden doğan bir tanıma, bir iç çekiş... Kadınınsa kulakları onların konuşmalarına sağır kalmıştı. Gözleri her ne kadar sahneyi izliyor gibi görünse de içinden yükselen uğultuyla sözlerin anlamı yitmişti. Duyamıyor, ama ruhunun derinliklerinde bir fırtınanın kopmak üzere olduğunu hissediyordu.

"Gidelim," dedi Serkan, ses tonu yüreğinde yankılanan kırılgan bir öfkenin sertliğini taşıyordu. Yanındaki kadının bedenine değil ama ruhuna sızan o soğukluğu fark etmişti. Onun her adımında ağırlaşan omuzlarına dokunmak, yükünü almak istemişti.

Evin çelik kapısı kapanır kapanmaz Serkan kadını kollarının arasına aldı. Yüreğinde biriken tüm kelimeleri sustururcasına sarıldı ona. Sanki sarılışının sıcaklığıyla kadının içindeki buz dağlarını eritmeye çalışıyordu. Bu kucaklayış, bir koruyuş, bir sığınaktı.

"Ne yaptığını sanıyorsun?" dedi kadın, başını Serkan'ın göğsünden kaldırıp onu itmeye çalışırken. Fakat güçsüzdü. O an sanki vücudu değil de kalbi direniyordu. Başını adamın göğsüne yaslayıp yukarı baktığında gördüğü şey, beklentisinin çok ötesindeydi.

Serkan'ın gözlerinden akan yaşlar, yanaklarında iz bırakıp çenesine süzülüyordu. Adamın yıkılmışlığına tanıklık etmek, kadının içinde taş gibi oturan sessizliği yerle bir etmişti.

"Ne mi yaptığımı sanıyorum?" diye haykırdı Serkan, sesi gecenin karanlığını yaran bir çığlık gibiydi. "Sevdiğim kadını ve kızımı korumaya çalışıyorum! Kızım olduğunu bile bilmeden bana destek olan bir çocuk var ortada, ama sevdiğim kadın, beni durdurmak için elinden geleni yapıyor!"

Kadının gözleri dolmuş, yutkunmuş ama kelimeler dudaklarından dökülmemişti. Sonunda kendini toparlayarak konuştu:

"Ben... ne yapacağımı bilmiyorum. Senin yanında olmayı ben de istiyorum... ama yapamam. Benden bunu isteme."

Valeria'nın sesi, yıllarca bastırılmış bir iç sesin yankısı gibiydi. Ona bu hayat hiçbir zaman seçme hakkı tanımamıştı. Ne altın bir tepsi sunulmuştu önüne ne de yürüdüğü yollar çiçeklerle bezeli olmuştu. Onun yolları hep dikenliydi, hep karanlıktı.

Üzerine yüklenen tehditlerin bir sınırı yoktu. Kendi hayatını değil, başkalarının hayatını pazarlık masasına koymak zorunda kalmıştı. Kendi canını adeta Refik'in önüne altın bir tabakta sunmaya hazırdı, yeter ki sevdikleri huzurla yaşayabilsin. Çiçekli yollarda yürümesi değil, o yolları onlar için kanıyla yıkaması gerekiyordu.

Ama kimse bilmiyordu... Hiç kimse.

Refik, onu tehdit ediyor, her şeyi zorla yaptırıyordu. Ayda'nın onun kızı olmadığını bile bile, onu herkese kendi çocuğu gibi gösteriyordu. Bugüne dek ona fiziksel bir zarar vermemişti ama... Şimdi işler değişmişti.

Valeria üç haftalık hamileydi. Refik bunu öğrendiğinde, ilk andan itibaren Ayda'yı gözden çıkarmıştı. Başlarda kardeşine karşı bir koz olarak gördüğü Ayda artık yük olmuştu. Onu tekrar Serkan'a vermeyi düşünüyordu, kendine ait olanla yetinmek istiyordu artık.

Sessizlik içinde geçen birkaç dakikanın ardından Serkan, Valeria'nın kollarından ayrılıp uzaklaşmaya yeltendi. Fakat kadın, cebine uzanan elini yakalayıp sımsıkı tuttu.

"Kızını alabilirsin," dedi kadın, sesi boğuktu ama kararlıydı. Serkan donakaldı, gözleri Valeria'ya dönmüş, anlamaya çalışıyordu.

"Nasıl yani? Kızımı alacaksam da yalnız almayacağım, annesini geride bırakmak gibi bir niyetim yok," dedi Serkan, cebinden çıkardığı sigarasını yakarken gözleri karanlıkta alev almış gibiydi. Dumanı içine çektiğinde göğsündeki yangın daha da büyümüş gibiydi.

"Ne anladıysan o," dedi Valeria, bir adım daha atarak adama yaklaştı. "Ama benden daha fazlasını bekleme. Çünkü yapamam."

Bu cümleyle birlikte eli istemsizce karnına gitti. Serkan, ne olduğunu anlamıştı. Şaşkınlık içinde kadının yüzüne baktı. İçinden bir şeyler parçalanıyordu, çünkü her şeyi biliyordu. Refik'in onu zorla tuttuğunu, tehdit ettiğini... Her şeyin farkındaydı ama Valeria'nın bu kadar açık bir şekilde konuştuğunu ilk kez duyuyordu.

İçinde büyük bir savaş başlamıştı. Ya kızını alacak ve geçmişi ardında bırakacaktı ya da bu işin sonunu getirecekti. Delikanlıydı, gururluydu... İkinci yolu seçti.

"Merak etme," dedi. "Her şey son bulacak. Hem de sonsuza dek..."

Sigarasından son bir nefes daha çekti. Dumanı geceye karışırken sigarayı ayaklarının altında ezdi. Kadın panikle koluna sarıldı.

"Ne yapacaksın? Söyle, ne yapabilirsin ona karşı? Hiçbir şey! Bunların hepsini ben yaşadım, sen değil ben!"

Serkan bir adım geri çekildi. Gözlerindeki ifade taşlaşmıştı.

"Ne yapacağımı şimdi anlarsın," dedi. Sesi boğuk ve derindi, karanlık kuyulardan yükselen bir nefretin yankısı gibiydi.

Telefonunu çıkarıp birini aradı. "Birazdan seri numarasını atacağım. Takip edin o aracı. Sağlam gelmemesi için ne gerekiyorsa yapın. İçindeki tanıdık simayı bana ayırın."

Gecenin zifiri karanlığı kadının kalbine gömülürken, adamın sözleri gecenin karanlığını daha da ağırlaştırmıştı.

Kadın fısıltı hâlinde sordu:

"Peki ya Ayda? Ona ne diyeceksin? 'Ben senin gerçek babanım ve bugüne kadar baban bildiğin kişiyi, kardeşinin babasını öldürdüm' mü diyeceksin?"

Serkan, onu kendine çekti. Dudakları kavuştuğunda yalnız bedenleri değil, ruhları da birbirine karıştı. Gecenin sessizliğinde bir tek kalplerinin sesi duyuluyordu.

Dudakları ayrıldığında Serkan net bir cevap verdi:

"Hayır, hiçbirini demeyeceğim. Çünkü onu öldürmeyeceğim. Ölüm onun için bir mükâfat olur ve ben onu ödüllendirmek istemiyorum."

Valeria, yaşananların etkisinden henüz çıkamamıştı. Gözlerinde ilk defa gerçek bir sevginin yansıması vardı. Kalbinin derinliklerinde, uzun zamandır kurumuş olan bir çiçek tomurcuklanmıştı.

"Her ne istersen yap... Sadece kendini ve kızımızı koru," dedi. Ve bu kez duygularına yenildi. En başından beri bunu yaparak kaçabileceğini biliyordu ama akacak bir damla kanın düşüncesi bile onu boğuyordu.

Kan düşüncesiyle bile titreyen bu kadın, bir elinde çiçek, diğerinde ala kan olan adama âşık olmuştu...

O gece olanlar oldu. Mahşer günü gibiydi Güneşkan ailesi için. Çıkan kargaşada yere düşen bir şamdan, ilk olarak minik kızın elbisesine değdi. Kumaşta açılan delikten sonra, derisinde oluşan yanık küçük bir çığlığa dönüştü. Küçük kız haykırsa da çok geçti... O yangın yalnız evi değil, geçmişi de küle çevirmişti.

Geçmişin günahlarıyla dolu sayfalar o gece karanlıkla birlikte yanmış, ardında tek bir iz bırakmadan yok olmuştu.

                                                                           ...

Psikolojik olarak hâlâ yandığını düşündüğüm yanık izime elim gitti. Tenimde neredeyse hiçbir iz kalmamıştı ama canım hâlâ acıyordu. Dokunduğum an içimden bir fısıltı döküldü:

"Siktir..."

Gerçekten canım yanıyordu. Elimdeki cam parçaları, ayağımda hissettiğim sızı... Acı yeni yeni bedenimde yankı buluyordu.

"Abla!" diye bağırdı Metin. Elindeki yıpranmış ayıcığı ve dolmak üzere olan gözleriyle bana bakıyordu.

Beş yaşındaki kardeşimin o hâli içimi burktu. Ardından on iki yaşındaki ortanca kardeşim Lal içeri koştu. Yeşil gözleri ve kumral saçlarıyla babamıza en çok benzeyen oydu. Annem, babamın ölümünden kısa bir süre önce hamile kalmıştı. Lal'den birkaç yıl sonra ise Metin doğdu. Onun babası başka bir adamdı...

Bu düşünce içimi acıtsa da anneme saygı duyuyordum. Çünkü Metin'in doğumuyla birlikte annem yeniden hayata dönmüştü. Babamla olan evliliğinde mutlu olmadığını en iyi ben biliyordum...

İçeriye son giren kişi, amcamdı. Endişeli bakışlarıyla bana yaklaşırken, yüzümdeki gülümseme buruklaştı.

Babamın ölümünden iki yıl sonra annemle evlenmişti. Bu nedenle oluşan baskılar yüzünden doğduğumuz toprakları terk etmek zorunda kalmıştık.

"Kızım... İyi misin babacığım?" dedi. Kendi oğluna "oğlum" demezken, bana "kızım", "babacığım" derdi. Ben de ona "baba" derdim. Ama her seferinde içimde bir yer eksik kalırdı.

Ve o eksiklik, hiçbir zaman tamamlanmayacaktı...

"İyiyim, iyiyim baba…”

Devam Edecek...

Bu kitabın ilk bölümü. Hikâyeyi sevdiysen yazarı Lotus Sosyal’de takip ederek yeni paylaşımlarını keşfedebilirsin.

Yazarın Profiline Git