2. Bölüm: Herkes Kurtarılmak İster
LOTUSYA’da Okurlara Katılın
Kitapları favorilerinize eklemek, yorum yapmak ve yazarları takip etmek için üye olun.
Bölüm Şarkısı: Melanie Martinez - Dollhouse
'Fotoğraf, fotoğraf, fotoğraf için gülümse
Herkes bizim mükemmel olduğumuzu düşünüyor.
Lütfen perdenin arkasına bakmalarına izin verme.'

❄
Fısıltılar duyuyor, bu fısıltıların kaynağının ben olduğumu biliyordum. Bakışların üzerimde durduğunu, yanındakini dürterek beni işaret ettiklerini ve kendilerini gizlediklerini sanarak ellerini ağızlarına kapattıklarını biliyor, hepsini görüyordum. İnsanlar bir şeyleri iyi gizlediklerini sanıyordu ama hayır, gizleyemiyorlardı. Sadece hakkımdaki dedikoduları önemsemiyordum. Bazen görmezden gelmek yaygara çıkartmaktan daha kolay oluyordu.
Sırt çantamı masanın üzerine gelişi güzel attım ve oturduğum yere sinerek biraz olsun görünmez olmaya çalıştım. Üzerimde siyah bir kapşonlu vardı ve içinde kendimi daha güvende hissediyordum. Sanki bu üzerimdeki kapşonlu görünmezlik pelerinimdi; bunu giydiğimde kimse beni fark etmiyordu.
Okuldakilerin bana neden baktığını biliyordum. Herkes Barış Arslan'a tekmeyi basan kız olduğumu biliyordu. Bir anda Lina Acar'dan bu seviyeye düşmüştüm ne yazık ki.
Biriyle anılmaktan kötü bir şey varsa o da bir erkeğin adına eklenen bir sıfatla anılmaktı.
Yine de umursamadım. Birilerinin benim hakkımdaki fikirleri beni ne değerli kılar ne de değersizleştirirdi. Onları bu eğlencelerinden almayacak, okulun daha ikinci gününden önümdeki testlere odaklanacaktım.
"Gerçekten yapmış olabilir mi?" diye fısıltılar duydum. Gözlerim testteki sorudaydı ama kulaklarım istemsizce onların fısıltılarına odaklanmıştı.
"Açıkçası Lina'yı tanımıyorum ama tuhaf bir kız. Bence yapmış olabilir. Barış da bir noktada bunu hak ediyordu. İyi yapmış valla. Böylelikle belki biraz olsun aklı başına gelmiştir."
Kızlar kendi aralarında kıkırdadıklarında tebessüm ettim. Birileri dedikodularında beni yermeyince hoşuma gitmiyor diyemezdim.
Bütün gün, aynı dün de olduğu gibi bu konunun fısıltıları dolaştı. Herhangi bir soruya cevap vermedim, istediklerini onlara vermedim. Okul bittiğinde ve eve geldiğimde beni karşılayan şey de pek hoşuma gitmedi.
Bir sürü görevli etrafı düzenlemekle meşguldü. Kokteyl için kullanılan epey uzun, küçük, yuvarlak masalar, büyük salonumuzu kaplamıştı. Gösterişli ışıklar, süslemeler de cabasıydı.
Yine haberim olmadan o sosyete gecelerinin içinde kalmıştım ne yazık ki.
"Ah sonunda geldin." Annem sanki benimle çok ilgiliymiş gibi yüzüne yerleştirdiği o gülümsemeyle beni kollarının arasına aldı. Beni dövdüğü anlarda burnuma dolan kokusu bu sefer kollarının arasındayken burnuma dolduğunda yutkunmadan edemedim. Etrafımızı saran insanlara en güzel oyununu oynuyordu her zamanki gibi ama ben oyun oynamayacaktım. Daha geçen gün beni o odaya kapatmışken bunu yapmayacaktım.
"Yine ne oluyor?" dedim süslü, bembeyaz çiçekleri taşıyan adamları işaret ederek. "Bu şeyler... ne?"
Annemin göz bebeklerindeki hareketliliği görmemek imkansızdı ama umursamadım. Onun sözünü dinlesem de bana bir şey kattığı yoktu, istemediği biri olmam da sonucu değiştirmeyecekti. En azından kendi istediğimi yapabilirdim.
"Bu gece özel davetlilerimiz var. Ona göre davransan iyi edersin kızım." Sesi pamuk gibiydi ama bakışlarındaki o tehdidi görüyordum. "Odanda elbisen asılı. Git, hazırlanmana yardım etsinler."
Özel davetlilerin olduğu, süslü ve sosyetik bir etkinlik... Sanırım elime daha iyi bir şans daha geçemezdi. Sosyetenin diline düşen bir daha kendini onların yanında bulamazdı. Benim ölmem veya yaşamam onlara hiçbir şey katmayacaktı ama sosyeteden atılma ve dışlanma çok şey katardı. Şans ayağıma gelmişken onu daha fazla çıldırtmamak için tebessüm ettim ve merdivenlere yönelip hızla çıktım.
Bu gecenin sonunda istediğime ulaşacaktım.
Odama geldiğimde benim için seçtiği elbisenin kar beyazı olduğunu görmemle yüzümü buruşturdum. Benim için yarattığı karakterle gerçek benin hiç benzeyen bir yanı yoktu. Onun sınırları içinde, istediği hayatı yaşarsam ideal biri olurdum ama bunun bir ödülü olmazdı çünkü ben o bana çizdiği hayatı zaten yaşamak zorundaydım. Zorunda olduğum bir şeyi yapmanın sonucu hiçbir şey olurdu ama yapmazsam da cezalandırılırdım.
Ben iki türlü de cezalandırılıyordum.
Kapımın tıklatılmasıyla beraber düşüncelerimden ayrıldım. Genç bir kadın, üzerinde görevli kıyafetleri vardı, odaya girdiğinde bana tebessüm etti.
"Lina Hanım, anneniz size yardım etmem için beni gönderdi. İsterseniz hazırlanmanıza yardım edebilirim."
Başımı salladım ve oyuncak bebek gibi beni giydirmesine, saçlarımı yapmasına izin verdim. Üzerimi saran beyaz elbise, çoğu kişi için çok güzel bir tercihti ama ben beyazdan nefret ediyordum.
"Beyaz renk; saflığın, temizliğin ve barışın rengidir, Lina Hanım. Anneniz size en yakışan rengin bu olduğunu düşünmüş ki bence de öyle." Genç kadın elbisemin eteğini düzeltip dalgalandırdığı saçlarımı omuzlarımın arkasına ittirdi ve bana gülümsedi. "Masum bir peri kızı gibi görünüyorsunuz."
Bense o dediği gibi hissetmiyordum.
Annem zeki bir kadındı, bana seçtiği elbise bütün kusurlarımı örtüyordu. Bende açtığı bütün yaraları gizleyecek kadar kapalıydı. Belimi sıkı sıkıya sarıyordu, kalem eteği giderek daralıyordu ama yürüyüşümde bir sıkıntı yaratmıyordu.
"Belime siyah bir kurdele takmak istiyorum," dedim aynadaki yansımama bakarken. "Siyah renk de asalet ve gücü temsil ediyor. Bence ailemizi çok iyi yansıtıyor."
Genç kadın tereddütle bana baktı çünkü annemin buna onay vermeyeceğini ikimiz de biliyorduk. "Ama Lina Hanım, siyah renk yası da temsil ediyor. Bence hiç siyah kullanmamalısınız. Elbisenin büyüsü bozulur."
Aynadaki yansımamın mavi gözlerine baktım ve gitmesi için bir el işareti yaptım. Genç kadın odayı terk ederken dudaklarımda samimi bir tebessüm varken mırıldandım. "Belki bu gece yas tutarlar, kim bilir?"
❄
Kalabalıktaki insanlar birbirlerinden nefret etse de sahteliğini gizlemeye çalıştıkları tebessümlerle konuşuyor, elindeki uzun kadehlerinden pahalı şampanyalarını içiyorlardı. Buradaki herkes buradan nefret ediyordu ama bu davete çağrılmak için de can atıyorlardı. Tezatlarla dolu bir buluşmaydı ama sonuç olarak buradaydım.
İçimdeki gürültünün yerini sessizlik almıştı. Herkes karanlıkta, bense bir spot ışığının altındaymışım gibi hissediyordum. Herkes ağır çekimdeyken ben hayatı normal hızında yaşıyormuşum gibi...
İnsanlar ne kadar büyüdüğüm hakkında yorumlar yapıyor, beni daha sık görmek istediklerini söylüyorlardı. Işıldadığımı, güzelliğimin bir erkeği büyülemek için yeterli olduğunu söylüyorlardı, annemse buna memnun bir gülümsemeyle karşılık veriyordu.
Küçük bir kız çocuğuyken güzelliğin her şeyden önemli olduğunu, beni zorla soğuk suyun içine sokarken yüzlerce, belki de binlerce kez tekrar etmişti. Belki de bu yüzden soğuğu sıcağa tercih ediyordum, bilmiyorum.
İnsanlara 'mükemmel ailemizi' daha iyi gösterebilmek için yan yana duruyor, küçük ama kalbi kırık biri için büyük hissettiren temaslarda bulunuyorduk. Bana sevgiyle bakıyor ve gurur duyuyormuş gibi konuşuyordu. Dansımı övüyor, derslerimde ne denli başarılı olduğumu söylüyordu.
Bense dişlerimi sıkmış, yüzümde zoraki kondurduğum tebessümle ona bakıyordum. Burada olmak istemiyordum, onun veya babamın yalanlarını duymak istemiyordum. Bütün dediklerinin düzmece olduğunu ve doğrusunun ne denli yaralayıcı olduğunu bilmek insanı mahvediyordu.
Lisenin ilk yılında tanıştığım ve onu günlüğüme yazarak hayatımın hatasını yaptığım Kaya'nın dedikleri zihnimin içinde dönüp durdu. 'Lina ben hayatı bir sahne olarak görüyorum. Herkes istediği rolü oynayabilir, istediği kişi olabilir. Sen de istediğin kişi olabilirsin.'
Kaya belki bir noktada haklı olabilirdi ama benim istediğim kişi olmaya hakkım yoktu. Annem ve babamın benim için seçtiği o kişiyi oynamak zorundaydım.
Yanımızdakiler gittiğinde annem kulağıma doğru eğildi ve o tanıdık sert sesiyle konuştu. "Hadi git birileriyle tanış, sosyalleş. Senin bu suratsızlığın beni çok sinirlendiriyor."
Belimdeki eliyle beni ittirdiğinde bir şey diyemedim ve bütün öfkemi yutkunarak yok etmeye çalıştım. Yine de onun dediğini yapıp ilerledim ve boş bir masaya geçip bir görevlinin elindeki kokteyllerden birini aldım. Annemin başına bir sürü yeni kişi geldiği için yalnızlığımı fark etmesi biraz sürerdi, bu yüzden kokteylden içip son saatlerimi biraz huzurla geçirmek istiyordum.
Ama Lina Acar ve huzur kelimeleri yan yana gelemeyecek kadar ayrı iki kelimeler olmalıydı ki kadehimin yanına bir kadeh daha koyuldu. Beni karşılayan iri gövdenin siyah bir takım elbisesi vardı. İçindeki beyaz gömleği ve papyonu görebiliyordum. Başımı kaldırıp takım elbisenin sahibine baktığımda onunla karşılaştım; Barış Arslan'la.
Aynı dergiden fırlamış bir model gibi düzenli gözüküyordu. Mavi gözlerindeki parıltı odanın ışıltısından mı yoksa kendiliğinden mi oluşmuştu bilmiyordum, dudaklarında da minik bir tebessüm vardı. Kızları ağına çekebilecek kadar ilgi çekici duruyordu.
"Epey sıkılmışa benziyorsun," dedi ellerini yuvarlak, yüksek masanın üzerine koyup birbirine kenetlerken. Sol bileğinde epey pahalı, kaliteli bir saat vardı. Onu son gördüğümden çok daha farklı duruyordu. Sanki basketbol kaptanı, çapkın bir çocuk değil de ailesinin görkemini taşıyan ciddi bir adammış gibi.
Oysaki ikimiz de birer çocuktuk. Böyle gösterişin içinde olmaktansa o ergen basketbol kaptanı ve çalışkan kız olmalıydık.
"Kendi partimde sıkılamaz mıyım?"
Gülümsediğinde yanağında oluşan gamzeyi fark etmiştim. "Sıkılabilirsin bence. Buradaki kimsenin eğlendiğini sanmıyorum." Eline kokteyl bardağını alıp ilerimizde duran orta yaşlı çifti, çaktırmadan işaret etti. "Mesela bu çift epey sıkılmış duruyor ama birileriyle göz göze gelme korkusu yüzünden aralıksız gülümsüyor. Bu da gülümsemelerinin sahte olduğunu daha da belli ediyor." Kokteyli tekrar masaya bırakıp yeniden ellerini birbirine kenetledi.
Bütün o tartışmaları bir kenara bırakıp bu sıkıcı parti hakkında konuşuyor olmak bana normal gelmemişti o yüzden onu baştan aşağı, yargılayıcı bir bakışla inceledim. "Hâlâ benimle konuşuyor olman inanılmaz."
"İlk aşklar nefretle başlarmış. Şansımı denemek istedim."
Alayla güldüm. "Çok komiksin."
"Bu sıkıcı partiye sırf senin için geldiğimi söylesem belki biraz daha eğlenebilirsin." Ellerini birbirinden ayırdı ve az önce masaya bıraktığı kokteylini tek dikişte bitirdi.
Bana kafayı takmış olmalıydı. Zor şeyler her zaman daha eğlenceli olurdu, belki de böyle düşünüp peşimde takılmaya karar vermişti ama benim planlarımın arasında onun ağına düşmek yoktu.
"Çok tatlısın ama ben almayayım Kaptan," dedim ben de kokteylimden içerken. Onunla uğraşabilecek kadar çok vaktim yoktu. Son birkaç saatimi huzurla geçirsem ne olurdu ki?
Daha fazla konuşmak istemiyordum bu yüzden kokteylimi bıraktıktan sonra ona göz kırpıp topuklarımın üzerinde dönerek tekrardan annemlerin yanına geçtim. Annemlerin yaşında bir çiftle konuşuyorlardı. Beni görünce hepsinin odağı bir anda ben oldum.
"Biz de tam senden bahsediyorduk canım," dedi babam ve annemle arasına beni çekti. Konunun ne olduğunu anlamadım ama yüzüme yerleştirdiğim sahte tebessümümle karşımdaki çifte baktım. "Hoş geldiniz."
"Az önce konuştuğun çocuğun anne ve babası." Annem kulağıma fısıldadığında hiçbir tepki vermedim. Benim hakkımda ne konuşuyor olabilirlerdi ki? İçimde boğazımı sıkan kötü bir his vardı.
Bana değerli bir hediyeymişim gibi bakıyorlardı. Bunun kötü bir sonucu olacağını bilmek için zeki olmama gerek yoktu. Biri ne zaman bana böyle değerliymişim gibi baksa başıma bütün kötülükler gelirdi çünkü onların işine yarayan şey benim ruhumu yaralardı. Şimdi de böyle olacağını hissediyor, daha da boğuluyordum.
Adamın bakışları babama döndü ve az önce ne konuştularsa ona geri döndüler. Ağzından çıkan bütün cümleleri dikkatle dinledim. "Bu beni çok mutlu eder. Umarım sonu çok hayırlı olur ailemiz için. Hemen ailemiz diyorum ama sorun değildir umarım?"
Ailemiz mi?
Babam büyük bir para kazanmış gibi güldü. Gülüşünden bile neşesinin kaynağının para olduğu anlaşılıyordu.
"Ne sorunu Çetin Bey? Artık bir aile sayılır ne de olsa. Lina neredeyse 17 yaşında, Barış da 17 yaşına girmiş. Lise bittiğinde görkemli bir düğünle ailemizin büyüdüğünü de açıklarız. Şirketlerimizin hisseleri için çok iyi bir anlaşma."
Konuşmaya devam ediyordu ama ben sadece bir cümleye takılı kalmıştım. Herkes tekrardan ağır çekimde hareket etmeye başladığında bu sefer spot ışığının altında değil de karanlığa gömülmüş gibi hissediyordum. Kalbim göğüs kafesimi kırıp dışarı çıkmak istercesine sert atıyor, duyduklarını sindiremiyordu.
Hayatımdaki bütün planlarını gerçekleştirirken beni bir de şirketleri için evlendireceklerdi.
Doğduğum günden beri beni istemediğim bir kalıba sokmamışlar gibi şimdi bir de istemediğim bir evliliğe zorlayacaklardı.
Sosyete için sahte gülümsemeler yapar, sahte ilgi alanları oluşturabilirdim ama bunu yapamazdım. Birisiyle evlenemezdim. Bu kadarı çok fazlaydı, bunu ben bile yapamazdım.
Artık yüzümde o sahte tebessüm bile yoktu. Gecenin ilerleyen saatlerini de beklemeyecektim bu yüzden dudaklarım aralık, kaşlarım çatık son kez aileme ve karşımdaki keyifli diğer aileye baktım. İki aile de midemi bulandıracak kadar keyifliydi. Onlardan ve bu lanet sosyeteden bir kez daha nefret ettim.
Hiçbir şey demeden yanlarından çekip gitmem bile keyiflerini bozmayacaktı, biliyordum ama gecelerini zehredecektim. Ben Lina Acar'sam bunu onlara ödetecektim.
Adımı manşetlere yazacak, onları da kötü bir itibarla lanetleyecektim.
Merdivenlere doğru yönelirken görevlinin elindeki şampanyalardan iki kadehi aldım ve birini hızla dikip diğer kadehle beraber hırsla merdivenleri çıktım. Üçüncü kattaki büyük terasa gelmemle beraber elimdeki kadehi de tek dikişle içmiş, kadehi yere fırlatmıştım. Cam parçaları zeminde parlarken onları umursamadan yürüdüm.
"Bu kadarı da çok fazla!" diye bağırdım bütün hırsımla. "Bu kadar ileri gidemezler, izin vermem!"
Terasta bir ileri bir geri giderken hırsla söyleniyor üzerimdeki iğrenç beyaz elbiseyi çekiştiriyordum. Sanki bu elbise bana zorla yaptırdıkları karakterimdi de çekeleyip parçalarsam kendi kişiliğime dönecektim.
Ellerimi saçlarımın arasına geçirdim ve dalgalarının bozulmasını umursamadan çekeledim. Sarı saçlarımı öyle güçlü çektim ki bazı teller, parmaklarımın arasına takılıp koptu. Saçımdaki acıdan daha büyük bir acıyı göğsümde taşıdığımı hissettim. Bu his öylesine büyüktü ki aklımı karıştırıyor, ruhumu parçalıyordu.
Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken burnumu çektim ve terastaki masada kalmış defterimin bir sayfasını açıp hırsla suçlayıcı bir intihar mektubu yazdım. Yazım her zaman güzel olurdu ama bu sefer aynı zihnimin içi gibi karman çorman, hatalarla ve üstü çizili kelimelerle doluydu. Bu halini daha çok sevdim çünkü hata yapmama izin yokken hatalarla dolu bir ölüm hoşuma gitmişti. Hata yapmayan kızın hatalı intihar mektubu benmişim, gerçek Lina Acar'ın eseriymiş gibi hissettirmişti.
"Ölürüm de bu kadarını yapmam," dedim defterdeki mektubu kopartıp sıkı sıkıya elimde tutarken. Gözyaşlarım makyajımı mahvetmişti ama ben de mahvolmuştum. Zengin bir ailenin mahvolmuş bir kızıydım.
Ve herkesi mahvedecektim. Acar soyadı bundan sonra iyilikle değil benim ölümümle anılacaktı.
Yalnızdım, yapayalnız. Kurtarılmak veya yargılanmak istemiyordum. Sadece bu kısa hayatımdaki bütün acılarımın intikamını almak istiyordum. Bunu da en iyi bu şekilde yapabilirdim.
Terasın etrafında sarılı korkuluğa tırmandım ve diğer tarafa geçip yere baktım. Üçüncü kattaydım ve düşeceğim yerde mermer vardı, bence ölebilirdim. Ölmemem için hiçbir sebep yoktu.
Ölmezsem ve hâlâ bilincim yerindeyse kendimi havuza yuvarlayabilirdim. Onların isteklerini yapmaktansa ölmek daha cazip geliyordu.
"Ne yapıyorsun sen?" Telaşlı bir ses ve bana yaklaşan adımları duymamla beraber yere bakmayı bırakıp o sese döndüm. Yine oydu; Barış Arslan.
"Seni ilgilendirmez. Git buradan." Bir elimde buruşmuş intihar mektubum vardı, diğer elim de korkuluktaydı ama artık korkuluğu bırakma vaktim gelmişti.
"Lina dikkat et, düşeceksin." Elini bana uzattığını fark ettiğimde tekrardan yüzüne baktım. Karanlıkta gözlerinin ne denli parladığını görebiliyordum. Yüzündeki korkunun da elini titrettiğine emindim ama ben korkmuyordum. İlk defa korkmuyordum.
"Düşmek istiyorum. Yere çakılıp ölmek istiyorum," dedim burnumu çekerek. Beni anlayamazdı. Yaşadıklarımı anlayamazdı, şimdiye kadar kimse anlamamıştı. Anlatmaya çalıştığımda şımarık, değer bilmeyen biri olduğumu söyleyip beni susturmuşlardı.
"Sen ne yaşadığımı biliyor musun? Her günün ne denli acıyla dolu olduğunu biliyor musun? Yere çakılıp öldüğümde bile yaşadığım andan daha az acı çekeceğimi biliyor musun, Barış? Bilemezsin, ne kadar acıdığını bilemezsin!"
"Biliyorum!" diye bağırdı birden. "Her şeyi çok iyi biliyorum Lina. Lütfen yapma, lütfen... Seni kurtarabilirim."
İlk defa birinin bana bunu dediğini duyduğum için ister istemez afalladım ve dengem bozulur gibi oldu ama Barış hızla bileğimi tuttu ve bir atak yaparak boştaki elini belime sardı. Kendimi bir anda onun kokusunu içime çekecek kadar yakınında buldum. Beni öyle bir çekti ki korkuluktan inip zemine basmak zorunda kalmıştım.
"Ne yapıyorsun sen?" diye bağırdım onu kendimden uzaklaştırırken. "Beni kurtarabileceğini mi sanıyorsun? Kurtarılmak istiyor gibi mi duruyorum ben?"
"Herkes kurtarılmak ister," dedi puslu gözlerle. Kalbim az önceki adrenalinden dolayı hızlı atıyordu.
Ben de kurtarılmak istiyordum.
"Ne kadar canımın yandığını bilmiyorsun." Gözyaşlarım tekrar yüzümü ıslatmaya başladığında birinin karşısında bu kadar güçsüz kaldığım için kendimden nefret ettim. Ben Lina Acar'dım, güçsüzlüğümü gülümsemek kadar kolay bir şekilde sergileyemezdim. Hele ki bu zengin züppesi çocuğun önünde...
"Aynı acıyı paylaşan insanlar birbirini anlar." Bana doğru adım attı ve gözlerinin içine bakmam için beni zorladı. "Ben seni anlıyorum. Benim de hayatım çok korkunç, neler hissettiğini biliyorum. Bütün hayatım ailemin kontrolü altında. Babam annemi aldatıyor ve bunu biliyorum. Annem, babama benzediğim için bütün hıncını benden çıkartıyor. Ben de kurtulmaya çalışıyorum ama ölerek değil, yaşayarak. Çünkü her şeye rağmen yaşamayı seviyorum."
Bana yalan söylemediğini yüzündeki o kırgınlıktan anlayabiliyordum. Yaralarını birilerine açmak büyük bir cesaret gerektiriyordu ve Barış bunu bana yapmıştı, yaralarını göstermişti. Ama neden? Neden bunu yapmıştı ki? Beni kurtarmak için mi yoksa kendini kurtarmak için mi?
"Şimdi biraz olsun sakin ol ve beni dinle. İkimizi de kurtarabilirim ama bunu anca senin de isteğinle yapabilirim, Lina. Tabii önce yaşamayı seçmen gerekiyor."
Yüzümü kuruladım, ellerim makyajımın izleriyle doldu ama üstümdeki beyaz elbisemin kenarlarına silerek yok ettim.
"Planın ne?"
"Önce yaşayacağına söz ver," dedi bir anlaşma yaparcasına.
"Önce planını anlat." Ben de ona meydan okurcasına baktım ama Barış Arslan beni yenebilecekmiş gibi güçlü bir şekilde bana bakıyordu. Sanki istediğini demezsem planını anlatmayacakmış gibiydi. Derin nefes aldım ve başımla onu onayladım. "Tamam, ölmeyeceğim."
Buna ikna olması için bir süre yüzümü incelemesi gerekti. Ona yalan söylememden korkuyormuş gibi gözüküyordu ama en sonunda pes edip konuşmaya başladı.
"Bizi evlendirecekler, öğrenmiş olmalısın."
"Evet, öğrendim. Nasıl bunu yaparlar aklım almıyor," dedim öfkeli bir sesle. Gerçi neyine bu kadar şaşırmıştım ki? Para getiren her şey için beni kullanabilirlerdi, bunda sorun yoktu.
"Bunu ben istedim," diye bombayı bir anda bıraktı Barış. Bütün gün mimiklerimi sadece gülümsemek için kullanan ben bir anda şaşkına dönüp gözlerimi kocaman açtım.
"Seni şerefsiz!" Daha konuşacaktım, hatta üzerine yürüyüp onu dövecektim ama hemen sözümü kesti ve beni bir nevi durdurdu.
"Bana sövmeden ve beni dövmeden önce dinle. Her şeyi anlatacağım." Derin nefes aldı. "İkimizi de ileride daha zengin olmak için kullanacaklardı ve fikirlerimizi almayacaklardı, bunu biliyorsun. Seni ilk gördüğüm andan beri hayatının ne denli kötü olduğunu fark ettim. Gizlemeye çalıştığın morlukları fark ettim çünkü o morluklardan bende de var Lina."
Boğazımda bir düğüm oluştu. Onları iyi sakladığımdan emindim ama bir şekilde birileri fark edebiliyordu demek ki. İyi saklamak için daha çabalamalıydım.
"Konunun bununla bir alakası yok," dedim tekdüze bir sesle. Onunla acılarımı paylaşmak istemiyordum. Yeterince özel anlarıma dahil olmuştu zaten.
"Evet var. Senin adını aratınca şirketinizi buldum. Bizimkilerin şirketinizle ilgili işler için görüştüğünü biliyordum. Ben de senin de kabul edebileceğin bir planın ilk adımını attım. Onlara senden bahsettim, evlilik bağıyla şirketlerin daha iyi birleştiğini akıllarına soktum."
"Ve bunları yaparken benim seninle evlenmeyi isteyip istemediğimi önemsemedin, öyle mi? Bravo sana!" Onu alkışladığımda başını iki yana salladı.
"Evlenmeyeceğiz Lina. Ben de 18 yaşına girer girmez evlenmek istemiyorum. Beni dinle lütfen. Oturalım mı?"
Bir şey demeden terastaki beyaz oturma grubundaki bir koltuğa oturdum. O da yanıma geldi ve aramızda bir kişilik mesafe bırakarak oturdu. "Onlar evleneceğimizi sanacak, biz de bu dönem tam onların istediği gibi kişiler olacağız. İkimizi de değerli varlık olarak gördükleri için bize dokunmayacaklar çünkü yanlış bir harekette şirketlerinin gelecekleri sarsılabilir. Biz de bu sırada güç toplayıp 18 olduğumuzda şirketin haklarına sahip olacağız. İşte o zaman şirketten istediğimizi kopartıp kendi hayatımızı kurabiliriz."
Barış'ın dedikleri, içimde bir yerde bir kıpırtının oluşmasına neden oldu. Bu neydi bilmiyordum, umut muydu yoksa başka bir şey miydi pek bir fikrim yoktu ama ilk kez bir gelecek hayal edebilmiştim.
Minik bir evde, sevdiğim hayvanlarla, buz pateni yaparken kendimi hayal edebiliyordum. Çiçekler dolu bir bahçem, huzurlu ve güzel bir ailem vardı.
Ama o hayaller hemen kara bulutlarla kaplandı.
"Buna izin vermezler," dedim gerçekçi bir sesle. "Bizi bulup yok ederler ama yine de izin vermezler."
"Beraber halledebiliriz, Lina. Onlara öyle bir güven verelim ki böyle şeyler planladığımızı düşünemesinler. Beraber yapabiliriz."
Kendimi bu yeni gelecek için heyecanlandırmamalıydım. Hatta bunu hiç düşünmemek bile en iyisiydi çünkü olmazsa ve bu kuleye hapsolmaya devam edersem canım çok acırdı.
"Sana neden güveneyim Barış Arslan?"
Barış, aramızdaki bir kişilik mesafeyi azalttı ve siyah gökyüzüne yakışan mavi gözlerini bana dikti. Gözlerinde beni güvende hissettirebilecek bir parıltı vardı. Ona güvenmem için bir ışık gibiydi.
"Çünkü yara almış birisi, onunla aynı yarayı almış başka birisinin canını yakmaya kalkmaz."
Onu tanımıyordum, o da beni tanımıyordu. Aramızdaki her şey kısa cümleler, birkaç zıtlaşmadan ibaretti ama yaralarımız aynıydı. Hem kaybedebilecek neyim vardı ki? Hiç ışık yokken, ölmek için planlar yaparken bir anda gelmiş bana ışık olmuş ve yaşamam için bir sebep vermişti.
"Parayı onlardan aldıktan sonra bize ne olacak?"
"Yollarımızı ayırırız," dedi ama diyecek başka bir şeyi daha varmış gibi kıpırdandı. "Ya da beraber yolumuza bakarız. Bunu süreç gösterir."
Tek istediğim bu hayattan kurtulmak ve gerçekten istediğim o hayatı yaşamaktı. Bana seçilen bir eşle ömür geçirmek değildi.
"İkinci dediğin olmayacak," dedim hemen ve ekledim. "Kabul ederim ama bir şartla."
"Neymiş o şartın?" Arkasına yaslanıp minik bir tebessümle yüzüme baktı. Bense ona ciddiyetle bakıyordum çünkü hâlâ ona güvenmiyordum.
"Birbirimize karşı tamamen dürüst olacağız. Her şeyimizi paylaşacağız, aramızda hiç yalan olmayacak. Böyle bir işe kalkışıyorsak güvenli alanımız, birbirimiz olmalıyız. Söz mü?"
Barış'ın gülümsemesi büyüdü ve yanağındaki gamzesi tekrar gözüme çalındı. Üzerindeki takım elbiseye rağmen işte şimdi o liseli çocuğa benzemişti. Gülümsemek ona cidden yakışıyordu.
"Söz, Lina. Ben, her zaman güveneceğin o kişi olacağım. Sen söz verir misin?"
Serçe parmağını kaldırarak elini bana uzattığında kuşkuyla ona baktım ama hayat bana bir kurtuluş yolu göstermişken bunu geri çeviremezdim bu yüzden ben de serçe parmağımla onun parmağını kavrayıp parmaklarımızı kenetledim.
"Söz veririm Barış Arslan. Bundan sonra senin sırdaşın ve yol arkadaşın olacağım."
Kucağımda buruşturulmuş, karman çorman yazdığım intihar mektubumla karşımdaki parıltılı gözlerin içine bakıyordum. Az önce ölmek üzereyken beni kurtarmış, beraber çıkabileceğimiz bir yolun olduğunu göstermişti.
Serçe parmaklarımız birbirine kenetli bir şekilde beraber bu yola girdik.
Birbirimizden başka kimsemiz yoktu ve birbirimize güvenmekten başka şansımız da yoktu bu yüzden dilimizle söylediğimiz sözleri gözlerimizle mühürledik. Artık birlik değil birdik.
❄
Devam Edecek...
Geçmiş yayınlara göre bölümler ortalama 1 günde bir yayımlanıyor. Bu süre bir yayın taahhüdü değildir.
Yazarın Profiline Git