18+ Yetişkin İçerikGiriş

Giriş

◉ 6 okunma · · ♧ 2 yorum · ≡ 1.773 kelime · ◷ ~9 dk okuma

LOTUSYA’da Okurlara Katılın

Kitapları favorilerinize eklemek, yorum yapmak ve yazarları takip etmek için üye olun.

Okuma ilerlemesi0%

 

Daha iyi olmalıydım.

Aynadaki ruhsuz yansımama bakarken tek düşündüğüm şey buydu. Daha iyi olmalıydım. Mesela az önce yaptığım dönüş hatasını tekrar yapmamalıydım. Ayak parmaklarımın acıdığını göz ardı etmem ve aynalı odada ruhumun derinliklerini saklayarak dans etmeliydim.

Dengem tekrardan şaştığında bu sefer az önceki gibi şanslı olamayıp dizlerimin üstüne düşmüştüm. Sivri tırnaklarımın avucumun içine battığını hissettiğimde acıyı yok etmeye çalışıyor ve çenemi sıkıyordum.

“Senden hiçbir şey olmaz,” dedi o içimi soğutan ses. Gözlerimi aralamaya korktum ama varlığını gözlerim kapalı olsa dahi hissedebiliyordum.

“Aç gözlerini!” Sinirli sesi bacaklarımın titremesine neden oldu ama artık on yaşındaki o küçük kız değildim bu yüzden titreyen bacaklarımı gizlemek için dizlerimi iyice yere sabitledim. Morlukların artık bir parçam olması onun umurunda bile değildi.

Onu daha da kızdırmamak için gözlerimi araladığımda tekrardan yansımamla karşılaştım. Sarı saçlarımdaki tek bir tel bile kaçmayacak şekilde sıkı sıkı toplanmıştı. Alnımdaki birkaç ter damlası önce şakağıma sonra da boynumdaki diğer ter tanelerine doğru akıyordu.

“Sen bu performansla iyi bir dansçı olacağını mı sanıyorsun?” Elindeki kuşağı avucuna sararken dimdik bir şekilde karşıma bakmaya devam ediyordum.

Sanmıyordum. Hem de hiç sanmıyordum.

Dans etmek istemiyordum ki. O yapamıyordu bu yüzden bana yaptırıyordu. Hem de yaptırırken kendi isteklerimi bir bir yok ediyordu. Elimde kalan son şey olan buz patenini kaybetmemek için dans etmeye çalışıyordum ama onu da iğrenç bir kumarda kaybettiğimin farkındaydım.Sadece daha iyi olursam bana izin vereceğini düşünüyordum.

Ona bakmamak için vücudumu incelemeye devam ettim. Kimileri için güzel gelebilecek bir yüze sahiptim. Normalde beyaz tenli olsam da yaz ayının getirisiyle beraber biraz bronzlaşmıştım. Pembe dudaklarım, saatlerdir dans ettiğim ve çok az su içtiğim için aralık ve kuruydu. Boğazıma kadar o kuruluk devam ettiği için derin nefesler almak dışında bir şey yapamıyordum.

Elindeki kuşak, dansımın bir parçasıydı. Bir noktada onu alıp etrafımda dönmem gerekiyordu ama şimdi onun elindeydi. Neler yapabileceğinin farkındaydım ama bu farkındalık bana bir şey hissettirmiyordu. Ruhumdaki çizikler ve yaralar o kadar büyüktü ki bedenimdeki yaraları hissedemiyordum. Hissetsem de artık omuzlarım düşmüştü. Ağlamayı bile sessizce yapabiliyordum çünkü onun yanında ağlamaya bile hakkım yoktu. Ağlamak güçsüzlüktü ve ben güçsüz olamazdım.

“Sen bir de bizi, Acar ailesini temsil edeceğini mi sanıyorsun? Daha ayakta bile duramazken!” Eline sardığı kuşağın büyük bir kısmı da yerdeydi bana doğru adımlarken dudaklarımı birbirine bastırıp gözümü bile kırpmadan aynadaki yansımamı izlemeye devam ettim.

Kuşağın yere değen kısmını çıplak omzumda hissettiğimde refleks olarak gözümü yummuştum. Tenime çarpan kuşağın sesi aynalı odayı sararken çığlık atıp ağlamamın hiçbir işe yaramayacağının farkındaydım.

Ben Lina Acar. Dışarıdan bütün isteklerimin hemen yerine getirildiği, huzurlu ve güvenli minik bir ailede yaşıyordum. Gören herkesin kıskanacağı, keşke bende onun yerinde olabilseydim diyebileceği bir ailede büyümüştüm. En güzel giysiler hep benimdi. En pahalı mücevherler, aynalı makyaj masamın özel bölmesinde beni bekliyordu. Son model telefonum ve özel bir şoförüm bile vardı.

Daha ne isteyebilirdim ki?

Herkes gidip ailemle yalnız kaldığımdaysa her şey rengini kaybediyor ve koca bir karanlığa gömülüyordu. Bu lüks yaşam tamamen göz boyamaydı. O karanlığın içinde boğuluyordum ve kurtulabilmemin hiçbir yolu yoktu.

Her şeyde çok iyi olursam belki kurtulabilirdim.

Hayallerimde buz pateni yapıp başarılı olmak olsa da bunlar silik bir hayalden ibaretti. Görünmez zincirler her yerime bağlıyken benim bu evden çıkabilmem bile imkansızdı.

Kuşakla tenimde yeni kızarıklıklar oluştururken gözlerim dolu bir şekilde aynadaki ruhsuz yansımamı izlemeye devam ettim. Hırsını aldıktan sonra kuşağı elinden kurtardı ve yere attı.

“Geldiğimde o hareketi kusursuz yapmazsan bütün gece burada kalırsın. Unutma Lina, seni izliyor olacağım. Dinlendiğini görürsem bu gece de yemek yiyemezsin.”

Kurumuş boğazımda garip bir yumru hissetsem de hiçbir şey demedim. Aynalı odayı terk edip beni yansımamla yalnız bıraktığında her yerimin ne kadar acıdığını fark ettim. Askılı üstümün açık bıraktığı her nokta kıpkırmızıydı ve kızgın güneşin altında saatlerce kalmışım gibi yanıyordu.

“Nasıl ona karşı çıkmazsın!” dedi karşımdaki kızgın ben. “Seni ne hale getirdiğini görmüyor musun? O kuşakla onu boğabilirdin!”

Aynadaki yansımam sadece bir yıl önceki halimdi. O daha cesurdu ama ben ondan daha bilgeydim. Yaptıklarımın sonuçlarını biliyordum ve kurtulabileceğime dair herhangi bir inancım yoktu.

“Boğamazdım,” diye mırıldandım kuru bir sesle. Boğazımın acısı susuzluktan mıydı yoksa başka bir şeyden miydi çözememiştim. “Onu yenmenin bir yolu yok.”

Bakışlarım aynalı odanın içinde gezindi. Acaba beni duyabiliyor muydu? Tedirginlikle dudaklarımı birbirine bastırdım ve ellerimden destek alarak ayaklandım. Bütün bedenim ve ruhum acısa da o hareketi yapana kadar saatlerimi harcadım. En sonunda mükemmel bir şekilde yapabildiğimde yorgun bedenimi parke zeminin üzerine attım.

“Lina?” Tanıdık sesi duymamla beraber bakışlarımı kapıya çevirdim. Evdeki görevlilerden biriydi.

“Annem mi geliyor?” diye sordum hızla ayağa kalkarken.

“Yok kızım gelmiyor. Çıkmana izin verdi. On beş dakika sonra yürüyüşe çıkacakmışsın. Onu söylememi istedi.”

Yürüyüşten nefret etsem de dudaklarımda bir tebessüm oluştu çünkü yürüyüşte yalnız kalabiliyor ve nispeten biraz da olsa rahat nefes alabiliyordum.

“Teşekkür ederim,” dedim gülümseyerek ve hızlı adımlarla aynalı odadan ayrılıp odama geçtim. On beş dakikalık vakitte su içip üzerimdeki kıyafetleri değiştirmiş, altıma kısa bir tayt ve siyah, kalçamın üstünü örten bir tişört giymiştim.

Başıma da bir şapka aldığımda artık yürüyüşe hazırdım. Evet hala bütün bedenimi büyük bir acı kaplıyordu ama buna alışmıştım artık. Her adımın ne kadar ızdıraplı olduğunun bilincinde bir şekilde evden ayrıldım ve güneşin batışını izleyerek yürümeye başladım.

Ailemin normal olmadığını çok geç fark etmiştim. Benim için normal bir aile neydi onu lisenin birinci sınıfında arkadaş olduğum burslu bir çocuk göstermişti. O an benim ailemin değil de onun ailesinin normal olduğunu fark etmiştim ve kendi içimde bir sorgulama yaşamıştım.

Benim neden böyle bir ailem yoktu? Ben neden minicik de olsa bir sevgi kırıntısı görmek için bu kadar acı çekiyordum? Yıllar geçmiş, on birinci sınıfa geçmiştim ama hala nedeni bulamıyordum.

Kafamdaki düşüncelerle birlikte parka geldiğimde yürümeyi bırakmış ve çimlerin üzerine oturarak acıyan bacaklarımı uzatmıştım. Tam sıcaklığı hissedip anın tadını çıkartacağım o vakit, okulun popüler çocuklarından birinin elindeki basketbol topunu kaçırdığını ve topun da bana doğru geldiğini fark ettim.

Normalde olsa topu tutar ve onlara geri fırlatırdım ama o kadar canım acıyordu ki kıpırdarsam saatlerdir tuttuğum gözyaşlarım yanaklarımı ıslatır, buzdan yaptığım duvarlarımı eritirdi. Toplum içinde ağlamak güçsüzlüktü, bunu yapamazdım.

Top tam da ayağımın dibinde durduğunda kılımı bile kıpırdamadan durmaya devam ettim. Bana seslendiklerini duysam da onlara çaktırmadan kulaklığımı kulağıma yerleştirip bir şarkı açmıştım. Güneşin sıcaklığını hissederek dinlediğim şarkıyı mırıldanırken güneşimi kesen büyük gölgenin sahibine baktım.

Dalgalı saçları terden alnına yapışmıştı. Mavi gözlerini güneş ona arkadan vuruyor olsa bile net bir şekilde görebiliyordum. Nefes nefese bir şekilde yanıma kadar gelmişti.

O Barış Arslan’dı. Onu okulumuzun basketbol takımı kaptanı olarak tanıyordum. Açıkçası hakkında tek bildiğim çok iyi basketbol oynadığıydı. Kalabalık bir arkadaş grubuyla gezer, herkesin gönlünü çelebilecek gamzeleriyle gülümserdi.

Bunlar sıradan bir ilk gözlemdi. Asıl Barış Arslan’ı tanımıyordum. Herkesin bir sırrı olurdu. Benim sırrım ailemdi, onun da bir sırrı vardı. Böyle mavi gözleri vardı ama o durgunluk onda da hakimdi. Hayatının üzerindeki bulutları anca benim gibiler fark edebilirdi.

Dudaklarının hareket ettiğini fark ettiğimde sesini sonuna kadar açtığım şarkıyı kapattım ve kulaklığımın tekini çıkartıp kaşlarımı hafifçe çatarak yüzüne baktım.

“Ha müzik dinliyordun,” diye mırıldandı elini ensesine atarak. Muhtemelen topu neden geri atmadığım konusunda bir şeyler zırvalamıştı. Gözlerimi devirmemek için kendimi tutarak güçlükle ayağımı topun arkasına getirdim ve minik bir vuruşla topu ona doğru attım. Barış topu almak için eğildiğinde dizlerimin morluklarla dolu olduğunu fark etmiş olmalıydı ki duraksadı ve yüzüme anlamlandıramadığım bir bakış attı.

“İyi misin? Dizlerin-”

Hemen lafını kestim çünkü en büyük kural buydu; güçsüzlüğünü kimseye belli etme.

“Sadece dansçıyım,” dedim umursamaz bir ifadeyle. Sesimi ilk defa duyduğundan mı yoksa tavrımdan mı bilemediğim bir şekilde kaşlarını çattı. İnsanların neler düşündüğünü ve neler yapabileceğini fark edebiliyordum ama onun mavi gözlerindeki bulutlar, bu özelliğimi kullanmamı engellemişti.

“Seni daha önce gördüğüme eminim.” Yüzümü daha detaylı incelemeye başladığında bile o bakışlarımı onun gözlerinden kaçırmadım.

“Aynı okula gidiyoruz,” dedim aynı umursamazlıkla.

“Evet seni kafeteryada görmüştüm.” Barış beni hatırlamasıyla beraber gülümsediğinde ona dümdüz bakmaya devam ettim. “Barış ben.”

Hiçbir şey demedim sadece gitmesini ve beni bu acımla yalnız bırakmasını istedim ama Barış beni bırakmayacakmış gibi duruyordu. İlgisini çekebilecek bir yüzüm olduğu için soğuk tavrım onu bir süre daha etkilemeyecekti ama bir noktadan sonra pes edecek, beni güneşin sıcaklığıyla yalnız bırakacaktı.

“Senin adın yok mu?” Hafif imalı bir sesle konuştuğunda arkadaşlarının ona seslendiğini duymuştum.

“Senin de arkadaşların yok mu? Onların yanına neden gitmiyorsun?”

“Biraz kabasın sanırım. Bunu sevdim,” dedi ve elindeki topu biraz ilerimizdeki basketbol sahasına doğru fırlattı. Göz ucuyla baktığımda topu tam da arkadaşının kucağına attığını görmüştüm. Acaba bunu yapabilecek seviyeye gelmek için ne kadar süre çalışmak gerekiyordu? Bu seviyeye gelebilmek için ne kadar çalışmam lazımdı?

Yanıma oturup sanki elleri tozlanmış gibi ellerini silkelediğinde ağzımdan sesli bir nefes verdim. Yalnız kalıp rahat olabildiğim tek an, yürüyüşe çıktığım andı ama şimdi onu da okulun popüler züppesi bozmuştu. Aman ne güzel.

“Adını söylemeyecek misin?” Barış dirseğini dizinin üstüne yaslayarak çenesini de avucunun içine yerleştirdi ve bana öyle bakmaya başladı. İkimiz de aynı dönemdik bunu biliyordum ama ilk defa konuşuyorduk. Daha doğrusu o konuşuyor bense bulutsuz gökyüzünü inceliyordum.Onun ise beni incelediğini yakıcı bakışlarından hissedebiliyordum.

“İyi, sen söylemezsen ben de tahmin ederim. Alara?”

Yüzümü buruşturdum.

“Tamam bunu sevmedin. O zaman Aslı?” Gerçekten tek tek bildiği bütün isimleri sayacağını fark ettiğimde bu işkenceden kurtulmak için bedenimi biraz olsun ona doğru çevirdim ve bacaklarımı kendime çekerek kollarımı dizlerime sardım.

“Lina,” dedim sadece.

“İsmin çok güzelmiş. Anlamı ne?”

“Bilmiyorum.” Gerçekten de konuşacak mıydık? Neden çekip gitmiyordu ki? Yanımda olmaması onun için daha iyiydi çünkü arkadaşım olunca da annem onları kontrol ediyordu. Burslu çocuğun adını zihnimde bile geçiremiyordum mesela çünkü annem bana onu yasaklamıştı. Barış’ın burslu olmadığını biliyordum ama böyle korkunç biriyle konuşmaması onun yararına olurdu.

Barış’la da konuşamazdım. Konuşmayı düşünemezdim bile. Hem planlarıma uymuyordu ki. Onun gibi biriyle konuşacak zamanım yoktu. Şu an en sevdiğim vakitlerden birini çalıyordu ve bu da ona daha dik bakmama neden oldu.

“Sana istemeden bir şey mi yaptım? Neden bana bu kadar sert davranıyorsun?” Bana tamamen döndüğünde kollarımı dizlerimden çektim ve avuç içlerimi çimenin soğuk yüzeyine yasladım.

“Seni tanımıyorum bile bana ne yapabilirsin ki? Sadece yalnız kalmak istiyorum ve sen de bunu bozuyorsun. Artık gidebilir misin?”

Yeterince kibar olmuştum ama Barış beni zorluyordu. Yanımdan gitmeliydi, bu kadar yakınımda durmamalıydı. Evet şu an yalnızdım ama ben Lina Acar’dım, beni tanıyabilirlerdi. Barış’ı da o karanlığa sürükleyemezdim. Hele ki sadece bir konuşmayla…

“Şimdilik dediğini yapıyorum,” dedi ve ellerinden destek alarak ayaklandı. Bir anda ne kadar uzun boylu olduğunu fark etmiştim. Gölgesi yine üstüme düştüğünde yutkunmamak için epey çaba harcadım. “Ama bir sonraki görüşmemizde seni rahat bırakmayacağım Lina.”

Bana göz kırpıp gamzesini de göstererek gülümsediğinde normal bir kız olsaydım etkilenebileceğimi düşünmüştüm. Okulun popüler, basketbol kaptanı olan çocuğu bir anda beni fark ediyor ve flörtöz bir ifadeyle göz kırpıyordu. Kalbimin yerinden çıkmaması imkansız gibiydi.

Ama ben onun kolayca etkileyebileceği o kızlardan biri değildim. En önemlisi ben karanlığın içinde boğuluyordum. Hayatımın her bir dakikası planlıydı. Fazladan bir dakikam bile yoktu. Kalbim de buzdan olabilirdi ama kimse beni kolay kolay ısıtamazdı.

Barış, henüz bunun farkında değildi.

Ama ben de ikimizin birbirine bağlı olduğumuzun ve ileride o bağların bizim kurtuluşumuz olacağının farkında değildim.

❄