6. Bölüm
LOTUSYA’da Okurlara Katılın
Kitapları favorilerinize eklemek, yorum yapmak ve yazarları takip etmek için üye olun.
💬
Sabah uyandıklarında acı gerçekle yüz yüze geldiler. Yol, akşam yağan kar yağışı yüzünden kapanmış, Sakarya'da mahsur kalmışlardı. Otelden çıkmak için bile kapının önünü kazmak için görevliler görevlendirilmişti.
Toygar, uyandığından beri keyfi kaçmıştı. Boğazındaki ağrı, öksürüğe dönmüş bir kez daha kara yenildiği için kendine kızıyordu. Kahvaltı boyunca ağzını bıçak açmamıştı. İlayda, dün söylediği, ölümü gör, lafından sonra Toygar'ın ilk kez duvar ördüğüne şahit oluyordu. Sanki kendi düşünce baloncuğuna saklanmış kimseyi almadan yalnız başına düşüncelere dalmıştı.
"Toygar, iyi misin?" Toygar dalgınca başını salladı. Değildi. Başı, ağrımaya başlıyordu ve hasta olmak hoşuna gitmiyordu. Bir yerlerden babası çıkıp gözlerindeki o bakışla kendisine bakacakmış gibi geliyordu.
"Benim pek bir iştahım yok. Odaya çıkıyorum." Toygar ayağı kalktı, cebindeki anahtarı İlayda'nın önüne bıraktı. "Yedeğini resepsiyondan alırım." Uyandığından beri yaptığı gibi İlayda'nın gözlerinin içine bakmadan yavaşça uzaklaştı.
Toygar, odanın anahtarını aldığı gibi asansöre yöneldi ve olduğu kata çıktı. Sarsak adımlarla odaya girdiğinde telefonu cebinde titremeye başladı. Yatağa uzanana kadar görmezden geldiği telefonunu uzanır uzanmaz eline aldı. Geveze, yazmıştı.
"Hiç pot kırdığın oldu mu?" Toygar, mesajı okurken esnedi. Uykusunu alamayacak kadar yatağında dönüp durmuştu. İlayda'nın ölümünü tüm gece zihninde bastırmak kolay olmamıştı.
Hayatındaki fiziki tüm şeyleri kontrol ederken zorluk çekmiyordu. Yine de zihnindeki düşüncelerin, onun kontrolü dışında ortaya çıkmak gibi bir huyu vardı. Ne yaparsa yapsın asla zihninde tam kontrol sahibi olamamaktan nefret ediyordu. Sanki zihninde sürekli karamsar düşünen, onu eleştiren ve yaptıklarını sürekli yargılayan biri vardı. Kendisine itiraf edemese de bunun en büyük sebebinin sürekli eleştirel ebeveyn ile büyümek olduğunu biliyordu.
Toygar, babasının bir günden bir güne onu veya annesini eleştirdiğine şahit olmamıştı. Yine de babasının gözlerinde o eleştirel bakış daima olurdu. Çocuktu ama hatırlıyordu. Hasta olurken, onun iyileşmesi için çabalayan babasının gözleri, neden hasta olduğunu sürekli haykırırdı. Oyun oynarken rastgele bir vazoyu kırıp gürültü yaptığında babası bunu yapmaması gerektiğini kibarca söylerdi ama yine de gözlerinde o eleştirel bakışı da silmezdi.
Toygar, babası tarafından hiç azarlanmamıştı ama geçmişe baktığında azarlanmayı tercih ederdi. Çünkü babasının o bakışını görmek daha yaralayıcıydı. Dokunuşu ve sözleri ne kadar yumuşak ve anlayışlıysa, bakışları bir o kadar sert ve eleştireldi.
Annesi babasının tam tersiydi. Gözlerinde hiçbir ifade olmazdı ama sözleri daima can yakardı. Toygar hep suçu kanserin üzerine atmıştı. Kanser annesinin canını, o kadar çok yakıyordu ki o da etrafında kim varsa onun canını yakıyordu. Toygar annesini anlıyordu. O son nefesini verene kadar onun yanındaydı. Acısını da kırgınlıklarını da öfkesini de kabullenişi bu yüzdendi.
Ne annesini ne de babasını suçluyordu zihnimdeki bu karamsar köşeyi yarattıkları için. Ama artık onlara hak da vermiyordu.
"Çoğu zaman. Birinin canını sıkacak bir şey mi söyledin?" Mesajı gönderdiğinde Geveze hızlıca cevabını gönderdi.
"Evet. Aramıza garip bir duvar ördü. Bu rahatsız edici." Toygar, yanağını sol avucuna yaslayıp gözlerini kırpıştırdı.
"Onun canını çok mu yaktın?"
"Yani aslında bilmiyorum. Çünkü kendi kabuğuna çekildi ve beni görmezden geliyor. Sanki ona söylediğim şeyi düşünüyor gibi ama büyük bir cümle de değildi. Bu kadar uzun süre düşünmesi de mantıklı değil."
"O kişiyle ne konuştunuz ve neyin potunu kırdın bilmiyorum. Yine de şunu söylemeden geçmeyeceğim. Kimisi tek bir cümleyle hırslanır kimisi yıkılır. Cümleleri hafife alma, Geveze. Cümleler bazen en güçlü silahtan çok daha can yakar." Geveze, mesajı okurken Toygar onun cevabını bekleyemeden çıktı uygulamadan ve gözlerinin kapanmasına izin verdi. Biraz uyursa iyi olacağını umarak uykuya daldı.
İlayda odaya döndüğünde Toygar'ın örtülerin altında kıvrılmış uyuyor olduğunu gördü. Anahtar ve telefonu koltuğun önündeki sehpaya bırakıp boydan boya cam olan duvara yaklaştı ve yağan karı seyretmeye başladı. Yol bembeyazdı ve karın gökyüzünden ahenkle süzülüşü, huzuru hissetmesini sağlıyordu.
Tesadüfen yolda kalmaktan memnun olmak istiyordu ama Toygar'ın ona ördüğü duvarlar tüm keyfini kaçırıyordu. Belki de aşktan sürekli kaçmak için ördüğü duvarlar şimdi ona örülünce hoşuna gidiyordu, bilmiyordu.
Toygar'ın kıpırdandığını görünce bakışlarını ona çevirdi. Kaşları çatılmış suratı buluşmuştu. Yutkunurken canı yanıyordu. Toygar yutkunurken canını yakan o acıdan kurtulmak için öksürmeye başladı. İlayda camın önünden ayrılırken ona doğru yaklaştı. Komodinde sabah kapının önüne bırakılmış su şişelerinden birini açtı ve Toygar'ın omzuna dokundu. Onu uyandırıp suyu uzattığında sorgusuz sualsiz suyu yudumladı.
"Hasta mısın?" Toygar geçmişin alışkanlığından, başını hızla olumsuzca salladı. İlayda, dün geceki gibi çekinmek yerine elini uzatıp alnına yasladığında Toygar bakışlarını onun endişeli gözlerine dikti. Mavi gözlerde yargılayıcı bir bakış aradı, yoktu.
"Ateşin de var. Niye söylemiyorsun?" Sesinde sitem vardı. Gözlerine ulaşan endişeyle duraksadı. Gözlerinde Toygar, hasta olduğu için bundan nefret ediyormuş gibi bir bakış aradı, yoktu.
"Resepsiyonu arayacağım. Doktorları vardır herhalde." İlayda yatağın etrafını dolanırken diğer komodindeki telefona ulaştı.
"İyiyim ben." İlayda kağıttaki numarayı çevirirken sertçe baktı ona. "Bende sakar değilim."
"Sakarsın." İlayda bakışlarını çekti. "Yine de ben iyiyim. Biraz dinlenirsem geçecek." İlayda onu umursamadan telefondaki görevliye her şey anlatmaya başladı. Arama sonlanırken telefonu öfkeyle kapattı.
"Koskoca oteldeki doktor nasıl gitmiş olabilir? Kardan dolayı geri gelemiyormuş. Ya acil bir şey olsa? Buradan hastaneye gitmek isteyen biri nasıl gidecek? Yol kapalı." İlayda bir ileri bir geri odada yürürken Toygar kısık gözlerle onu seyrederken buldu kendini. Onun için endişeleniyordu, bu su götürmez bir gerçekti. Hoşuna gitse de birini endişelendirmekten nefret ederdi.
"Doğru ya benim çantamda bir sürü ilacım var." İlayda endişeden düzgün düşünemediği için çantasındaki ilaçları unutmuştu. Sırt çantasındaki kıyafetleri koltuğun üzerine boşaltırken en altta bulunan ilaç çantasını çıkarttı.
"İlacın mı var?" İlayda, ufak bir makyaj çantası boyutunda olan ilaç çantasını eline alıp hafifçe salladı. Anne ve babası kanser olduktan sonra, sağlığına fazlasıyla takıntılı hale gelmişti. Sağlıklı beslenmek ve spora gitmek onun için bir zorunluluktu. En ufak bir rahatsızlıkta, grip olsun ya da başka bir şey, fark etmeksizin çantasındaki ilaçlardan takviye vitamin almayı ihmal etmezdi.
"Bir tık sağlıklı olmaya takmış olabilirim."
"Sen sürekli hasta olursun." Dört yıl boyunca aynı ofiste yan yana masalarda çalışmışlardı. Her mevsim en az bir kez hasta olurdu.
"Konumuz bu mu?" İlayda, ne kadar dikkat etse de hava değişimlerinden kaçamayacağını biliyordu. Her mevsim geçişinde mutlaka hasta olur, yataklara düşerdi. Buna rağmen, içtiği ilaçlarla ayağa kalkmayı başarırdı. Yıllardır tek bir soğuk algınlığı için bile doktora gitmemiş, kendi çabasıyla iyileşmeyi alışkanlık haline getirmişti. Adeta kendi kendisinin doktoruydu.
"Bunları doktorun mu verdi?" İlayda başını sağa sola salladığında Toygar göz ucuyla ilaçlara baktı. Çoğu doktor kontrolünde kullanılmalıydı. "Reçetesiz ilaç kullanmak sağlıklı değil ki. Kendini daha da hasta edersin." İlayda, omuz silkti. Yıllardır bir sorun yaşamamıştı. Sorun yaşayacakmış gibi düşünmek istemiyordu.
"Ateş düşürücüden ağrı kesicisine, grip ilacından vitamine her şeyim var." Toygar hafifçe güldü, öksürükle yarım kesilen bir gülüştü.
"Pazarlamacı gibi ilaçlarını tanıtamazsın ya." İlayda onun yorumunu umursamadan yatağa oturdu, fermuarını açtığı ilaç çantasının içindekileri yatağa dizmeye başladı. Toygar, ilaçlara bakarken sessizliğini korudu. İlayda'nın verdiği ateş düşürücüyü içerken gözleri ağır ağır onu iyileştirmeye odaklanmış kadındaydı.
"Şimdi sen dinlen. Öksürük ilacı bulmaya gideceğim." Toygar'ın itiraz edişini umursamadan yataktan atlayıp anahtarıyla telefonunu aldı ve odadan çıktı. Doktoru olmayan bir revir vardı ve Toygar hastayken ilaç almaya kararlıydı.
Toygar, banyoya yönelip elini yüzünü yıkarken aynadan kendisine baktı. Yüzü babasının yüzüyle değişmiş gibi tam karşısında duruyordu. Babasının, yine mi hasta oldu bu çocuk, bakışları aynadan onu bulurken başını sağa sola sallayıp odaya geri döndü. Yatağa tekrar uzanırken örtüyü kafasına kadar çekip gizlendi. Yine çocukluğundaki gibi hasta olduğu için kızgın hissediyordu.
İlayda odaya geri döndüğünde Toygar'ın çoktan uykuya daldığını gördü. Havlulardan birini ıslatıp sıktı ve onun başının üzerindeki örtüyü çekiştirdi. Toygar uykusunda kaşlarını çatarken örtüyü serbest bıraktı. İlayda, onun alnına havluyu koyduğunda örtüye sarılmak için uzandığını gördü.
"Ateşin düşene kadar örtünmek yok." Yine de örtüyü karının üzerine tuttu. Toygar'ın uykudayken babasını gördüğünü bilmeden onunla ilgilenirken onun bu kadar uysal oluşunun tek bir nedeni vardı. Babasının daha fazla kendisine o bakışları atmasını istemiyordu ve bu yüzden her dediğini yapıp çabucak iyileşmek istiyordu.
İlayda, gün boyunca ıslattığı havluyla ateşini düşürmeye çabalaması işe yaradığında Toygar, gözlerini aralamıştı. Hala bitkindi. İlayda odaya yeni giriyordu ve elinde meyve tabağı ve çorba vardı.
"Uyanmışsın." İlayda'nın kocaman gülüşü tüm tedavilere bedeldi. Toygar yataktan çıkacak kadar iyi hissetmese de ayaklarını sarkıttı ve ayağı kalktı. "Kalkmak yok. Tamamen iyi olmadan oradan çıkmayacaksın." Toygar, azarlanan bir çocukmuş gibi kalktığı yere oturdu. İlayda, elindeki tepsiyi onun önüne koydu.
"Çorba getirdim. Şanslıyız tam hasta çorbası yapmışlar." Toygar kaseyi eline aldığında İlayda yatağa oturup onun içmesini pür dikkat bekledi. "Sen yemek yedin mi?" İlayda hızla başını salladı.
"Aşağıda açık büfe yapmışlar. Kendini iyi hissedersen gideriz. Yeni başladı zaten." Toygar açlığını çorbadan bir kaşık aldığında hissetti. "Birde ateşin çıkınca otelden sana ateşli meyve tabağı gönderdiler." İçtiği çorba boğazına kaçarken kâseyi tepsiye bırakıp birkaç kez öksürdü ve suyunu yudumladı.
"Berbat bir espri yeteneğin var." İlayda kıkırdarken Toygar, dudaklarını kıvırdı.
"Allah'ın sevdiği kulu değilmişim desene. Hem iğrenç espri yeteneği hem de sakarlık." Cık cıkladı. "Kime gidiyor bu şans ve iyi özellikler."
"Sağlıklısın. Bence bu da büyük bir şans." İlayda, duraksadı. Korkularını unutmuştu ve şu an tokat gibi zihnine çarpmıştı gerçekler. Sağlıklı olmak için her şeyi yapmış ve dikkat etmişti. Yine de hafta içinde çıkacak olan sonuçlarına kaygılanmadan edemiyordu.
"Öyle. Bazen asıl şansın sağlık olduğunu unutuyor insan." Dalgınca mırıldandığında Toygar'ın bakışları onu buldu. "Dünya koşuşturmasına aldanıp sağlığı görmezden geliyoruz. Sonra bir bakmışız en önemli şey bizim görmezden geldiğimizmiş." İlayda'nın daldığı düşünceleri görememekten memnun değildi. Sağlık söz konusu olduğunda bu denli kırılgan oluşuna anlam verememişti. Babasının trafik kazası geçirdiğini anlatmıştı.
"Bu yüzden, ölecekmiş gibi yaşamalı insan." Kendi kitabındaki alıntıyı söylediğinde İlayda, daldığı düşüncelerden sıyrılıp kaşlarını yukarıya doğru kaldırdı. Onunda sevdiği yazarı okuduğunu bilmiyordu İlayda. Sevdiği ve rumuz kullanan gizemli yazarın aslında Toygar olduğunu bilmediği gibi.
"Çorba için teşekkürler. İyi geldi."
"Aşağı inelim mi? Yemek yersin." Toygar cık cıkladı. Önce bir duş almak istiyordu, daha sonra yemek yiyerek ilaç içip toparlanmayı amaçlamıştı.
"Duş alayım. İneriz." Tepsiyi komodine bırakıp banyoya yöneldi. O duş alana kadar İlayda telefonunu açtı ve Sevilay'la yazışmaya başladı.
***
"Yolları açmaya başlamışlar. Sabaha kadar eskiye döner diyorlar." Toygar, sabaha göre kendini biraz daha iyi hissederek oturdu koltuğa. Akşam 11'i geçiyordu. Gün boyu ilaçların etkisinden uyuyup durduğu için uykusu kaçmıştı.
"Termosta çay sıcak." Toygar, masaya konmuş termosun içindeki çayı, boş bardağa boşalttı. "Çoğu kişi kalktı." Toygar bakışlarını etrafta gezdirdi. Burada mahsur kalmış çoğu sakin odalarına çekilmişse de onlar gibi çayını yudumlamak için uyanık kalanlar da vardı.
"Nasıl hissediyorsun? Daha iyi misin?" Toygar dudaklarını kıvırıp onaylayan bir ses çıkardı.
"İlaç çantan işe yaradı." İlayda, onun sesindeki alayı fark etti, gülüşü genişlerken buldu kendini. "En son o kadar fazla ilacı annemdeyken görmüşümdür." İlayda'nın gülüşü küçülürken Toygar masadaki çiçeğe bakışlarını dikmişti. Konuşmak rahatlatır derlerdi ve anlatmak istiyordu. Nedensizce İlayda'ya dökmek istiyordu kendini.
"Annen hasta mıydı?" İlayda, bunun cevabını biliyordu. Yine de sorarken bulmuştu kendini.
"Kanserdi. İlkini atlatınca sağlığına takıntılı oldu. Bulabildiği her türlü ilacı, vitamini kullandı. Spora gitti, sağlıklı beslendi. Tekrar hasta olana kadar buna devam etti."
"Sonra ne oldu?" Toygar odaklandığı çiçeğe bakmayı kesip onun gözlerinin içine baktı. "İlacı reddetti." Devamını söylemesini bekledi ama sustu Toygar. Sanki anlatabileceklerini ancak bu kadar kelimelere döküyormuş gibiydi.
"Benim ailemde kanserdi." Toygar, şaşkınlıkla baktığında "Kanserden değil kazada öldüler." Diye sürdürdü konuşmasını. "Beraber hastaydılar, tedavi oldular ve öldüler. Mutlu son." Bir süre ikisi de ne diyeceğini bilmeden etrafta gezdirdiler gözlerini.
Ölüm, ikisinin de hayatını altüst eden acı bir gerçekti. İkisi de hem öksüz hem yetimdi. Ancak, ölüme inat yaşamaya devam etmişlerdi. Acılarına rağmen kendilerini gülümserken bulmuş, hayatın onlardan aldıklarını bir şekilde kabullenmişlerdi. Geçmişe takılmak yerine, çok daha güzel anılar biriktirmek için bugüne odaklanmayı seçmişlerdi.
Her şeye rağmen yaşamaya odaklanmışlardı.
"Bu yüzden mi ilaç çantan var?" Sorusuyla İlayda'ya çevirdi bakışlarını. "Sağlıklı yaşama taktım demiştin."
"Korkuyorum. Yani ailemle o kadar fazla zaman geçirdim ki, hastane koridorlarında mekik dokurken büyüdüm ben. Sorun çıkarmayan evlat olmak için her hatamı örtmeyi öğrendim mesela." Toygar, İlayda'nın her sakarlığı sonunda yıkıp döktüklerini toparladığı zamanları anımsadı. Daima kimsenin yardımını istemeden kendi başına yapardı bunu. Bu özelliğinin buradan geldiğini bilmiyordu.
"Kardeşin yoktu, değil mi?"
"Ben tektim. Yani tek çocuk." Toygar, benzer geçmişlere sahip oluşlarını az buçuk anlayabiliyordu. Belki de bu yüzdendi, onu ilk gördüğünde birbirlerini tanıyormuş gibi hissedişi.
"Hasta olmaktan mı korkuyorsun? Yani...Kanser olmaktan." İlayda'yla sessizce baktılar birbirlerine. Toygar, sorusunun yanlış olup olmadığını çözemeden İlayda başıyla onayladı onu. En büyük korkularından birini ona açmak isterken bulmuştu kendini.
"Her yıl kontrole gidiyorum. Sorun yok ama olmayacağı anlamına gelmiyor. Annem dünyanın en sağlıklı kadınıydı gözümde. Sağlıklı yemekler yapardı. Sigarası veya alkolü yoktu. Doğduğu ilk andan beri sporla büyümüştü. Buna rağmen kanser onu vurdu."
Toygar'ın kaygıları büyürken sessiz kalmak için zorladı kendini. Onun birkaç kere kollarında morluk görmüştü ve bunu sakarlığına yormuştu. Ailesinin de kendi annesi gibi kansere bulandığını bilmek şüphelerini endişeyle arttırıyordu.
Kontrole gittiğini bilmek şüphelerini bastırmak için kendisini zorlaması demekti. Belirli aralıklarla gitmesi iyi bir şey değil miydi? O zaman kanseri çok daha erken fark edebilirdi. Bu da tedaviye cevap vereceği anlamına gelirdi. Annesinin aksine tedavi onda işe yarayacaktı. Tüm bunları düşündüğü için kendine kızdı Toygar. İlayda, iyiydi. Sağlıklıydı. Düşünceyle bile olsa kanseri çağırmamak gerekiyordu.
"Sen?" İlayda'nın kendisine yönelttiği soruyu düşüncelere dalmaktan kaçırmıştı.
"Ne ben?" Çayını yudumlayıp boğazındaki ağrıyı hafifletti.
"Sen kanserden korkup hastaneye gidiyor musun? Kontrole. Bir tek ben mi sağlığa takıntılıyım?" İlayda dikkatle bekledi onun cevabını. Annesi öldükten sonra ne yaptığını ve nasıl bunla başa çıktığını soramayacağı için kaçamak sorularla anlamaya çalışıyordu.
"Ben çorba içiyorum işte. Sağlıklıyım." Konuşmayı şakaya vurduğunda İlayda'nın ciddiyetle kendisine bakmasıyla pes etti. "Yılda bir kontrole gidiyorum. Rutin kontroller ama. Düzgün beslenemiyorum, bu yüzden çoğu zaman vitamin değerlerim oynuyor. Bunun için."
"Düzgün beslenemiyor musun?" Toygar başını onaylamakla yetindi. Çorba dışında düzgün yemek denilecek yemekleri pişirmekten de yemek de kaçınırdı. Hep geçiştirici yiyeceklerle günü kurtarıyordu. Babaannesi veya anneannesi hayattayken ve babası daha onları terk etmemişken ev yemekleri yediğini anımsasa da annesiyle yalnız kaldığı zamanlara gelince çoğu yemeğe olan iştahı yok olmuştu. Bunu bile isteye yapmamıştı, ara sıra yese de yine de yememeyi tercih ediyordu.
"İştahsız biriyim." Çayının tamamını yudumladı ve termostaki çayı tekrar bardağına boşalttı.
"Bu çok sağlıksız." Toygar sessizce onayladı onu.
"Sürekli yapmıyorum. Ara sıra yiyorum. Sadece çorbayı çok seviyorum." İlayda onun hastalıklı yüzünü inceledi. Okulda bu yüzden herkes bir şeyler yerken o atıştırmakla yetiniyordu. Ofiste birinin doğum günü kutlandığında kesilen pastadan yemiyordu. Tüm arkadaşlarla ortak çıkılan yemeklerde basit alternatiflerle geçiştiriyordu yediklerini.
"Ölümden korkuyor musun?" Toygar birkaç saniye sessizliğini korurken İlayda boğazını temizledi. "Yani dün sana, ölümü gör, lafını kullandığımda çok sinirlendin. Ölümün fikri bile sinirlerini bozuyor mu?"
"Ölümden korkmuyorum. Ölüm hepimizin yaşayacağı tek net gerçek. Bunu kabullenmek hayatı dolu dolu yaşamak için önemli bir adım. Ben ölümü dile getirmem ama ölüm benim zihnimde. Kabullendiğim bir gerçek bu. Sadece bunun şakası yapıldığında sinirleniyorum. Kabullenmekle alaya almak arasında bir çizgi var."
"Dün alay etmek için kullanmadım ki." Toygar ölümü konuşmak istemiyordu.
"Bence kanseri de ölüm konusunu da kapatalım. Konuşmaktan pek zevk aldığım söylenemez." Yine de bugünkü konuşma onu rahatlatmıştı. Annesinden bahsetmek İlayda'nın da kendi ailesinden bahsetmesi onun hafiflik hissetmesini sağlamıştı. Belki de içtiği ilaçlardandı, bilmiyordu.
"İstanbul'a dönünce yine bana duvar örecek misin?"
"Muhtemelen." Toygar'ın, anlık sorusunu anlık cevap verirken buldu kendini. Sebebini bilmediği bir şekilde Toygar gülmeye başladı. "Niye gülüyorsun?"
"Hayattan çıkardığım önemli bir dersi daha söyleyeceğim ve odaya yatmaya çıkacağım." Oturduğu yerden kalktı ve İlayda'nın gözlerinin içine baktı. "İnsan keşkelerle çevrelendiğinde geleceği aydınlık olmaz ve arafta sıkışıp kalmış gibi şu anını kirletir. Ben keşkesi olmayan biriydim. Seninle tanışana kadar." İlayda, konuşmak için dudaklarını araladığında onu susturmak için cık cıkladı Toygar.
"Keşke İlayda'ya ulaşabilseydim ve bana ördüğü o duvarları sonsuza kadar yıkabilseydim. Sayende bir keşkem var." İlayda, Toygar'ın üstü kapalı cümlelerinin ne anlama geldiğini bilecek kadar onu iyi tanıyordu. Toygar, "Seni seviyorum" demeden, bunu ifade edebilecek pek çok farklı yol bulabilirdi. Hatta kelimelere ihtiyaç duymadan, tek bir bakışıyla bile bu duyguyu anlatabilirdi.
Toygar, arkasını dönüp giderken İlayda, elini kalp atışları hızlanmış göğsünün tam ortasına yasladı. Toygar onu seviyordu, görebiliyordu. O da onu seviyordu. Aptal bir korkak olduğu için kendine kızıyordu.
Uzun bir süre odaya gitmemek için dirense de sonunda ayağı kalkıp asansöre yöneldi ve odanın olduğu kata çıktı. Kapıyı anahtarıyla açarken odada, abajurdan yansıyan ışık dışında etrafın karanlık olduğunu gördü.
Üzerindeki montu çıkartıp asarken koltuğa yöneldi ama koltukta yatan Toygar'dı. Ellerini göğsünün üzerinde çaprazlamış sırtüstü yatıyordu. Bacakları koltuğa sığmadığı için tekli koltuklardan birini çekmiş ve ayaklarını oraya uzatmıştı. İlayda yere sarkan örtüyü alıp onun üzerine örttü ve yatağa yöneldi. Toygar'ın yattığı tarafın örtüsünü kaldırıp yatağın içine süzüldü, örtüye sıkıca sarınarak gözlerini kapattı.
***
İstanbul'a giden yol açılmıştı. Sabah uyanır uyanmaz eşyalarını toplayıp otelden çıkışlarını yapmışlardı. Aralarındaki sessizlikten ikisi de memnundu. Toygar dün gece resmen İlayda'ya açıldığının farkındaydı ve İlayda'nın bunu tekrar görmezden gelerek duvarlarını öreceğini biliyordu.
İstanbul'a giriş yapana kadar tek kelime etmediler. Toygar, İlayda'yı evine bıraktığında dahi konuşmadılar. İlayda arabadan indiğinde Toygar tek kelime etmeden arabayı sürmeye devam etti.
İlayda sessizce apartmana yönelirken ağlamaklı hissediyordu. Bunu hak etmişti, biliyordu. Ama korkularının üzerine gidemeyeceği kadar cesaretsiz olduğunun farkındaydı. Evinden içeri girer girmez ısıtıcıyı açıp annesiyle babasının olduğu çerçeveyi kucağına çekip sıkıca sarıldı.
"Beni aşktan korkuttuğunuz için size çok kırgınım." Çerçeveye bakıp parmak ucunu sürdü kendisiyle konuşamayacak olan ailesine. Babasının annesini taparcasına sevdiğini, annesinin bu sevgiyle sarmalanarak mutlu olduğunu görmüştü defalarca kez. Daima içinde bir yerde bu aşkları onu sevindirdiği kadar korkutmuştu da. Babasının kanser oluşu bile karısına olan sevginin kederli hissedişinden olmamış mıydı? İlk annesi düşmüştü bu hastalığa, sonra babası.
"Korkuyorum." Telefonu titrerken çerçeveyi bıraktı kenara. Mesaj Uyuz'dandı.
"Ne yaptın? Kelimelerle öldürdüğünü geri döndürebildin mi?" İlayda kaşlarını çattı. Ne zaman Uyuz'la konuşsa azarlandığını hissediyordu. Sanki karşısındaki kişi, sinirlenip hıncını ondan laf atarak çıkartıyordu.
"Evet ama başka sebeplerle yine küstürdüm kendime. Siz erkekler niye bazı şeylerin olamayacağını kabullenmiyorsunuz?" İlayda genelleme yaptığının farkındaydı. Her erkeğin aynı olmadığının da...
"Birincisi her erkek aynı değildir. İkincisi karşındaki kişiye sormalısın bunu. Üçüncüsü, eğer söylediğinle gösterdiğin farklıysa her zaman bir umut vardır diyerek kabullenme sürecini ötelemeye meyilliyizdir." İlayda birkaç saniye duraksadım da Uyuz yazmaya devam etti.
"Sana karşı net bir şekilde her şeyi söylüyor mu?"
"Evet."
"Sen onunla konuştuğun zaman net misin?" İlayda oflayarak yüzünü yastığa gömdü ve birkaç saniye öyle kalıp kendini hazır hissedince ekrana baktı. "Sustuğuna göre değilsin."
"Evet."
"O çocuğun yerinde olsaydım, bu dengesizliğinden dolayı seni bırakırdım." İlayda öfkeyle homurdanıp yattığı yerden doğrularak oturdu. Uygulamada tanıştığı rastgele bir yabancının kendisini azarlamasına ihtiyacı yoktu.
Geveze, Uyuz'u 8 saatliğine sessize aldı.
İlayda telefonu yatağa atıp çerçeveye sarılarak uzandı. Gerçeklerin farkındaydı ve birilerinin suratına bu gerçekleri vurmasına ihtiyacı yoktu. Zihnindeki duvarları yıkacak gücü bulmazsa eğer Toygar'ın dedikleri yaşanacaktı.
İkisi birbirinin keşkesi olmaktan öteye gidemeyeceklerdi.
💬