Kan ve Miras
LOTUSYA’da Okurlara Katılın
Kitapları favorilerinize eklemek, yorum yapmak ve yazarları takip etmek için üye olun.
"Sınırlarını biliyorsun. Peki onları aşmaya gerçekten hazır mısın?"
-URAL DEMİRKAN-
İnsanların hayatı ilk nefesleriyle başlar derler. Benim masumiyetim ise yirmi yaşımda, babamın kafatasını delen tek bir merminin sesiyle sona ermiş, asıl hayatım o kanın kokusuyla başlamıştı. Gençliğimin eşiğinde beni karşılayan şey umut, kahkaha ya da gelecek değildi, betona ağır ağır yayılan kan ve ölümün insanın içine işleyen uğursuz sessizliğiydi.
O gün yalnızca babamın ölüm günü değildi. İçimde bugüne kadar nefes almayı başarmış son insani parçanın da paramparça olduğu gündü. O andan sonra dünya benim gözümde kanlı bir oyun alanına dönüşmüştü. İnsanlar ise ne zaman boğazlanacaklarını bilmeden sıranın kendilerine gelmesini bekleyen zavallı kurbanlardı.
Büyüdüğüm lanet evde iyilik, eziklerin ve korkakların kendi çürümüş cesetlerini örtmek için uydurduğu aşağılık bir kılıftan ibaretti. Güç, merhameti boğar, sevgi ise yalnızca zayıfların uydurduğu masallarda yaşardı. Babam da o maskeye ömrü boyunca sıkı sıkıya sarılmıştı. Merhameti kutsal bir erdem sanacak kadar kör, sahte bir tebessüme tüm ömrünü ve şerefini emanet edecek kadar sığ bir ahmaktı. Sadakat namına ne varsa; kendi elleriyle ördüğü imparatorluğunu, sokaktan yetim bir köpek gibi acıyıp yanına aldığı Ferit Ateşer'e kendi avuçlarıyla teslim etmişti.
Ferit Ateşer... Babamdan yalnızca birkaç yaş küçüktü. Babam onu çamurun içinden çekip çıkarmıştı, en azından bana böyle anlatmıştı. Sofrasına oturtmuş, cebine para koymuş, sırtını kollamıştı. Aç kaldığında doyurmuş, üşüdüğünde üstünü örtmüştü. Yıllarca kendi kanından biriymiş gibi yanında taşımıştı.
Bazı insanlar ekmek yedikleri eli öpmez, o eli önce sıkar, sonra da fırsatını bulduğu ilk anda bilekten koparırdı. Ferit de tam olarak öyle bir döl israfıydı. Minnet duygusunu hiç öğrenememiş, başkasının sırtına tutunarak yaşamayı marifet sanan, nefes aldığı her saniyeyi ihanetle ödeyen piçin tekiydi. Babam birkaç saniyeliğine gardını indirdiği her an, o arkasında sessizce büyüyen gölgeye biraz daha kan kaptırıyordu.
Sülük bile doyunca bırakırdı, Ferit ise doydukça daha fazlasını isteyen, kendisini var eden adamın etini kemirmekten çekinmeyen bir çakaldı.
Poker masalarında meze ettiği haysiyetini bizim geleceğimizle satın almış, kumarda kaybettiği milyonları babamın şakaklarından süzülen alın teriyle ödemişti. Adi orospu çocuğu babamın iyi niyetini suistimal edip onu düpedüz dolandırmıştı.
İnsanlara verilen her şans, sana sıkılacak bir mermiydi. Merhamet zayıflıktı. Güven, katilini kendi ellerinle beslemekti. Babam bunu anlayamamış, fakat Ferit anlamıştı. Bu yüzden mezara giren de babam olmuştu.
Babamın kör uykusundan uyanıp Ferit'in boğazına sarıldığı anın kokusunu şimdi hâlâ burnumda hissediyorum. Yaka paça birbirlerini yemişler, masaları devirmiş, camları patlatmışlardı. Babam amansız bir öfkeyle Ferit'in yüzüne tükürmüştü. O anda Ferit'in gözlerindeki beliren kırılmayı hiç unutmadım. Her şey o kırılmadan sonra olmuştu. Ferit, belindeki silahı çıkarmış ve benim gözlerimin içine bakarak babamı öldürmüştü.
Ateşin sıcaklığı yanağımı yakmıştı. Babamın şakağından giren mermi, babamın kafatasını bir nar gibi ikiye yarmıştı. Kafasından fırlayan kemik kıymıkları ve kan yüzüme, tam göz kapağıma sıçramıştı. Babamın beyni, ahmakça bir merhamet masalı uğruna henüz tütüyorken şimdi soğuk betona saçılmıştı.
O gece babam gözümün önünde, en yakını tarafından öldürülmüştü.
Ve ben o gün, yüzümdeki kuruyan kanının üzerinde bir yemin ettim: bir daha asla insan olmayacaktım.
Merhamet etmek Tanrı'ya mahsus aşağılık bir lükstü ve ben bu dünyaya Tanrıcılık oynamaya değil, Tanrı'nın bile yüz çevirdiği ruhların gırtlağına çökmeye gelmiştim. Bir iblis, kemikleri eriten yürüyen bir zehir olmak zorundaydım.
İnsanların önümde diz çökmekten diz kapaklarının patlaması, benden nefret ederken bile adımı fısıldadıklarında altlarına sıçmaları gerekiyordu. Bu boktan dünyada ezilmemenin tek yolu vardı: Yıkımın kendisi olmak.
Şimdiyse üstünden tam on dört yıl geçmişti.
Ben Ural Demirkan'dım. Ve babamın tam aksi olmak zorundaydım. O ne kadar ezikçe bir iyiliğin ve merhametin peşinden koştuysa, ben o kadar katıksız bir kötülük olacaktım. Çünkü iyiliğin hiçbir boka yaramadığını, adamlara sadece mezar kazdığını babamın yediği kurşunla görmüştüm. İyilik, bir şerefsizin kurşununu engellemiyordu, aksine hedefi büyütüyordu.
Ruhumu senelerce bir demir gibi örste dövmüş, kalbimi bir et parçası olmaktan çıkarıp kendi ellerimle çürütmüştüm.
Babamın ölümünden sonra birçok köklü şirketi batırmış, sahiplerini yok etmiş, babamdan bana kalan varlığıma varlık katmıştım.
Babamdan başka bir ailem yoktu. Annem kimdi, bilmiyordum bile. Babam zamanında, onun yıllar önce siktiği kadınlardan birinden peydahlandığımı söylemişti. Ama hakkını yemeyeyim, beni hiçbir zaman sahipsiz bir it gibi sokakta bırakmamış, yetim gibi hissettirmemişti. Bu yüzden ona karşı içimde bir gram minnet kırıntısı taşıyor olabilirdim... Tabii on sene önceki Ural olsaydım. Şimdi ise minnet, şefkat ya da sevgi gibi ezikçe duygular bende tamamen kuruyup gitmişti. Özetle hisselerimi paylaşacağım bir kardeşim de yoktu. Bu kanlı tahtta tek başımaydım.
On dört sene boyunca olunabilecek en aşağılık yaratığa dönüşmüştüm. Bakışlarımda sadece felaket vardı, bir insana baktığımda gördüğüm tek şey, birazdan patlayacak kıkırdağından ve kolayca kırılabilir bir kemik parçasından ibaret oluşuydu.
Ama içimdeki cehennem açlığı yine de sönmemişti.
Çünkü Ferit Ateşer hâlâ nefes alıyordu. Ve ben, onun ciğerlerine dolan her bir nefesi, boğazından teker teker sökeceğim güne kadar asla durmayacaktım.
Yurt dışına kaçmıştı. Hem de senelerce. Adi köpeğin izini yıllarca aramıştım fakat hiçbir yerde bulamamıştım. Fakat birkaç ay önce sonunda elime düşmüştü.
Muazzam bir plan yapmıştım. Ve bu planım tıkır tıkır işliyordu. İster on, isterse yirmi sene geçse de babamın intikamını alacaktım.
O orospu çocuğunu hapse attırmıştım, birkaç aydır hapishanede çürüyordu. Ve beni, ecelini bekliyordu.
Babam o zamanlar bizi Ferit'in aile tablosundan uzak tutardı. Yanına sokmazdı. Sadece bir karısı ve bir yerlerde kanı bozuk bir kızı olduğunu bilirdim. Biz sadece iş ve alem için, masalarda Ferit, babam ve ben takılırdık. Ama o lanet ailenin soyadı zihnime kazınmıştı bir kere: Ateşer. O kanı taşıyan her bir hücreyi yok edecektim. Evinde beslediği sürtük karısını da bir köşede çürüyen o kızını da... Halasını da dayısını da soyunu da sopunu da sikecektim. Ateşer soyadı bu yeryüzünden kökünden sökülüp atılacaktı. Ama önce o sikik soyadının en tepesindeki başı, Ferit Ateşer'i sonunda avucuma kadar gelmişken ezmeliydim.
Devletin en üst kademesindeki ceza avukatlarım ve yargıçlarım aracılığıyla kendi adımı düzmece bir hırsızlık suçlamasına karıştırıp kendimi hapishaneye attırdım. Ne tesadüftür ki Ferit'in tutulduğu, cehennemin dünyadaki şubesi olan tecrit bloğuna yerleştirilmiştim.
Bir avı parçalamak istiyorsan, onun inine girip kemiklerini tek tek kırman gerekirdi.
Dördüncü tecrit koğuşu; sidik, küf ve günlerdir kimse yıkanmamış gibi ter kokuyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti. Gardiyanlar, cebindeki binlerce doların ağırlığı altında ezilmiş, üst kattaki odalarına sızmıştı. Koridorda sadece havalandırmanın hırıltısı vardı.
Demir kapının kilidi sessizce açıldı. İçeri girdiğimde karanlık beni sarmaladı.
Ferit, ranzanın altındaki kirli battaniyenin altında bir tilki gibi büzülmüştü.
Uzun zaman olmuştu.
Yurt dışına kaçıp öyle bir sırra kadem basmıştı ki arkasında bıraktığı tek bir iz bile yoktu. Yıllarca onu aramış, izini sürmek için her yolu denemiştim ama bulamamıştım...
Ta ki bugüne kadar. Ve şimdi, tam karşımda, kanlı canlı duruyordu. Tabii ben onun ecdadını sikene kadar.
Seneler önceki halinden eser kalmamıştı, zayıf ve güçsüz görünüyordu. Ama bu durum içimdeki nefreti yumuşatmıyor aksine intikam ateşimi katlıyordu. Zihnimde onun organlarını canlı canlı dışarı çıkardığımı, etini parçalara böldüğümü hayal ediyordum.
Postallarımın betona bastığında çıkardığı sesle yerinde sıçradı.
"Kim... Kim var orada?" dedi sesi titreyerek. "Gardiyan? Saat kaç..."
Gölgelerin arasından yavaşça çıktım. Boyumun ve gölgemin ağırlığı üzerine bir karabasan gibi çöktü. Gözlerim karanlıkta ona kilitlendiğinde, bir insanın bakabileceği en küstah bakışla süzdüm onu. Beni gördüğünde göz bebekleri patlayacakmış gibi büyüdü. İftirayla buraya attırdığım, son günlerde adımı duyduğunda korkudan altını ıslatan adam tam karşısındaydı.
"U-Ural Demirkan?" dedi. Sesi ciğerlerinden zorla sökülen bir hırıltı gibiydi. "Sen... Senin burada ne işin var?"
Cevap vermedim. Sadece yürüdüm. Yanına vardığımda çenesinden süzülen soğuk ter damlalarını gördüm. Korku, kanında çürük bir koku gibi yayılıyordu ve ben o kokuyu içime çektikçe çıldırıyordum. Benim için o an canlı bir insan değil, kesilmeyi bekleyen bir kütleydi.
"Ural, bak... Baban için geldiysen... Bunca sene sonra yapma... Onun ölümü bir kazaydı! Yemin ederim! Ateşer ve Demirkan aileleri dosttu... Biliyorsun, ben senin amcandım..."
Cebimden, paranın gücüyle içeri soktuğum paslanmaz çelikten yapılmış ince ve uzun bir bistüri çıkardım. Metalin soğukluğu avucumu yaktı.
"Amca mı?" dedim iğrenerek. Sesim bir insanın boğazından çıkamayacak kadar derinden ve tiksinti dolu çıkmıştı. "Babam da sana dostum derdi."
"Yapma! Yalvarırım... Ne istersen veririm!"
Bistürinin sivri ucunu doğrudan sağ gözünün altındaki elmacık kemiğine gömdüm. Etini yarıp kemiğine temas eden bistürinin hissi parmak uçlarımdan beynime bir zevk dalgası yaydı. Ferit yırtıcı bir çığlık attı ama çığlığı tamamlayamadan sol elimle boğazını kavradım. Başparmağımı nefes borusuna öyle bir gömdüm ki gözleri kan topladı, dili bir köpek gibi dışarı fırladı. Salya ve köpük çenesinden aşağı aktı.
"Bir daha bağırırsan," diye fısıldadım, ağzımdan çıkan sıcak nefes yüzüne vururken, "o dilini yerinden söker boğazına geri tıkarım. Sesini duymak bile midemi bulandırıyor."
Bistüriyi yavaşça, etini yararak aşağı indirdim. Yanağından çenesine, oradan boynuna doğru derin bir yarık açıldı. Sıcak, koyu renkli kan parmaklarımın arasına, oradan da bileğime süzüldü. O kanın sıcaklığı derime değdiğinde içimdeki piç zevkten kükredi. Ferit, elleriyle bileğimi tutmaya çalıştı. Tırnaklarını derime geçirmeye çalışıyordu ama ellerini tuttum ve sağ elinin orta parmağını geriye doğru kırana kadar büktüm. Hafif ama rahatsız edici bir sesle birlikte kırılma hissi avucuma yansıdı. Boğuk, hırıltılı bir inilti çıkardı, gözleri geriye kaydı.
"Bayılmak yok, o kadar kolay değil piç kurusu," dedim nefretle.
Sol elimle saçlarından tutup kafasını ranzanın demirine şiddetle çarptım. Burnundan ve alnından kıkırdak parçalarıyla karışık kan fışkırdı.
"Acıyı son salisesine kadar hissedeceksin Ateşer. Babamın o beton üzerinde can verirken hissettiği her bir korku saniyesini bana kanınla ödeyeceksin."
Bistüriyi omzuna sapladım. Dokuları kese kese bıçağı aşağıya doğru sürükledim. Bilerek derine batırmıyor, sadece üst derisini yüzüyordum. Ferit'in vücudu acıdan gerildi, bacakları kontrolsüzce betonu dövmeye başladı.
"Babam sana güvendi," dedim, bıçağı göğüs kafesinin ortasına saplayıp karnına doğru ağır ağır çekerken. "Sana evini açtı. Ekmeğini paylaştı. Karını ve dölünü gözetmeni sağladı!"
Bıçak etini yardıkça kan elime bulaşıyordu. Yanağıma anlık fışkıran ılık kan damlasını silmedim. O kan benim abdestimdi, şeytanlığımın vaftiz suyuydu.
"Kızın vardı, değil mi?" diye fısıldadım kulağına. Gözlerindeki yaşam ışığı yavaşça sönüyordu ama duyabiliyordu. "Soyadını taşıyan bir sürtük daha var dışarıda. Sanma ki bu hesap burada kapanacak. Seni bu şekilde parçaladıktan sonra sıra senin o aşağılık kanını taşıyanlara geçecek. Karını da kızını da senin gibi süründüreceğim."
Bistüriyi sol eline sapladım ve kemiğe dayanana kadar bastırıp çevirdim. Kumar masalarında babamın geleceğini imzalayan o ellerini parça parça ettim. Ferit artık ses çıkaramıyordu; boğazından sadece köpükler ve cılız hırıltılar geliyordu. Baygınlık geçirmesine saliseler vardı. Yine de bıçağı derine sokmuyordum. Çünkü sokarsam doğrudan bayılır ya da ölürdü. Ben ona işkence çektirmek istiyordum fakat daha fazla dayanamayacaktım.
"Ölmek istiyorsun," dedim, bistürinin ucunu tam şahdamarının üzerine koyarken. Yüzüm neredeyse onun kanıyla kaplıydı, gözlerimdeki vahşet bir insanın taşıyamayacağı kadar kordu. "Ama ölüm senin için bir kurtuluş olmayacak. Cehennemde babamın ruhu seni bekliyor olacak."
Bistüriyi daha fazla beklemeyip boynuna gömdüm ve yanlamasına sertçe çektim. Kan bir anda fışkırıp alnıma, göz kapaklarıma ve siyah gömleğime vurarak beni tamamen kırmızıya boyadı. Ferit'in göğsü son bir defa şiddetle kabardı, bacakları son bir titremeyle kasıldı ve gözleri açık, ağzından kan sızarak kucağıma yığıldı.
Cansız bedenini bir çöp torbası gibi ayağımla yere ittim. Ellerimdeki koyu kanı eğilip Ferit'in üstündeki tişörte sildim. Yavaşça ayağa kalktım. Anlık bir zevk dalgası hissettim. İntikamımı almıştım ama içimdeki hayvan yatışmamıştı. İçimdeki nefret ve tiksinti daha da büyümüştü. Ateşer adı hâlâ sokaklarda dolaşıyordu.
Demir kapıya yürüdüm ve kanlı elimle demirlere sertçe vurdum. Kapının sesi koridorda yankılandı.
Dışarıdaki satılık gardiyan kapıyı açtığında yüzümdeki kanı ve içerideki parçalanmış cesedi görüp olduğu yerde kusmaya başladı.
"Temizleyin şunu," dedim. Sesim bir insanın değil, zifiri karanlığın sesiydi. "Avukatlara haber verin. Yarın sabah buradan çıkacağım."
Ferit Ateşer'in cesedine dönüp baktım. Önümde bir çöp torbası gibi yatıyordu. Şah damarından betona boşalan kanın kokusu hâlâ ciğerlerimi gıdıklıyordu ama bu sadece iştah açıcı bir başlangıçtı. Ondan fazla yıldır beklediğim ilk lezzeti tatmış, ona hak ettiği sonu kendi ellerimle vermiştim.
Gecenin geri kalanını kaldığım özel koğuşta, yıllar sonra ilk kez katıksız bir huzurla geçirdim. Normalde bu soğuk yatak adamı delirtirdi ama benim için o gece, bir kralın kuş tüyü yatağından daha konfordaydı. Gözlerimi kapattığımda içimdeki yaratık ilk defa mırıldanarak uykuya daldı. İntikam henüz bitmemişti, Ateşer soyadını taşıyan tek bir hücre bile yeryüzünde nefes almayana kadar da bitmeyecekti. Ama ilk baş ezilmişti. Şimdi rahat bir uyku çekme zamanıydı.
Ertesi sabah demir kapıya vurulan sert sesle gözlerimi açtım.
"Ural Bey... Günaydın efendim. Avukatlarınız geldiler, tahliye işlemleriniz tamamlandı."
Gardiyanın sesindeki titreme, sıradan bir mahkûma atılan "Kalk lan!" nidasından çok uzaktı. Bu demir parmaklıkların ardında bile kimin efendi, kimin köle olduğunu herkes çok iyi biliyordu. Bu şehirdeki rüzgârı ben estirirdim.
Ağır ağır yataktan kalktım. Acelem yoktu. Dünya benim etrafımda dönüyordu zaten.
Hapishanenin soğuk duşunun altına girip Ferit'in kanından ve hapishane tozundan tamamen arındım. Suyun vücudumdan süzülüşünü hissederken gülümsedim. Üzerime özel dikim siyah takım elbisemi geçirdim, saatimi bileğime taktım.
Gardiyan ile müdüriyete gittiğimizde içeride beni dört kişi karşıladı. Yan yana duran iki avukatım ve arkalarında birer dağ gibi dikilen, bakışlarıyla adam öldüren iki öz adamım.
"Hoş geldiniz Ural Bey," dedi avukatçıklardan biri eğilerek. "Her şey halledildi. Araçlar dışarıda bekliyor."
Cevap vermedim. Sadece başımla kapıyı işaret ettim. Dışarı çıkıp arabanın önüne geldiğimde siyah camlı kapı benim için açıldı. Şehrin en tepe noktasındaki, sadece özel davetlilerin girebildiği lüks mekâna doğru yola çıktık.
Güneş gökyüzünde parıldıyordu ama benim bastığım her yere gölge çökerdi. Boğaz manzaralı masaya kurulduğumuzda mükemmel bir kahvaltı donatılmıştı. İşte bu, harika bir amcıktan bile daha iştah açıcıydı.
Keyifle karnımı doyurdum ve sonra paketimden bir sigara çıkardım. Adamlarımdan biri anında zipposunu çakıp ateşini sundu. Dumanı derin bir nefesle ciğerlerime çekip Boğaz'ın maviliklerine doğru üfledim.
Zehirli bir sakinlik çökmüştü masaya. Avukatlar nefes almaya bile korkuyordu. Sigaramın külünü tablanın kenarına silerken sesim masadaki her şeyi buz kestirdi.
"Şimdi iyi dinleyin beni," dedim. Bakışlarımı avukatların göz bebeklerine diktim.
"Ateşer soyadına dair kim varsa... Karısı, kızı, uzak akrabası, kanını taşıyan en ufak fare bile. Hepsini bulacaksınız."
Sigaramdan bir nefes daha çekip dumanı tam yüzlerine doğru üfledim.
"Soy ağaçlarını ayağıma getireceksiniz. Bu şehirde Ateşer adını taşıyan son canlı da önümde diz çökene kadar bana tek bir huzur uykusu daha yok. Kalkın ve akşama kadar bu işi bitirin..."
Devam Edecek...
Bu kitabın ilk bölümü. Hikâyeyi sevdiysen yazarı Lotus Sosyal’de takip ederek yeni paylaşımlarını keşfedebilirsin.
Yazarın Profiline Git